ElbistanKimdirTarih

Sitti Mükrime Hatun ve Melik Arslan Bey’e Ait Olduğu İddia Edilen İki Minyatür Hakkında Gerçekler

Güncelleme: 24 Ağustos 2026

Hem Dulkadiroğlu Beyliği’nin hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli kadın figürlerinden biri Sitti Mükrime Hatun‘dur. Bugün, Venedik’te bir kütüphanede muhafaza edilen Grekçe bir kodekste (el yazması) yer alan yüzlerce yıllık minyatürünün peşinden bir keşfe çıkacağız. Birçoğunuzun muhtemelen bildiği Sitti Hatun’un fil üzerinde oturur vaziyette resmedildiği bu görsele dair Türkiye’de ve yerel yazında derli toplu bir bilgi bulamayınca yine her zaman yaptığım gibi birincil kaynaklara ulaştım. Türk tarihinde kendi döneminde resmedilen ilk kadın figürlerden biri olması nedeniyle, dünya çapındaki oryantalistleri ve sanat tarihçilerini peşinden sürükleyen bu minyatürün detaylarını araştırırken yakın zamanda ortaya çıkan yeni verilerle eski bilinenlerin birçoğunun da şüpheli hale geldiğinin anlaşıldığını öğrendim. Yolculuk uzun olacak. Biliyorsunuz ben meyveyi anlatmaya kökten başlarım.

Kodeks: Parşömen, Kağıt ve Mürekkebin Sessiz Devrimi

Günümüzde kullandığımız modern kitabın atası olan kodeksler, insanlık tarihinde bilimsel sıçramayı sağlayan en önemli bilgi depolama teknolojilerinden biridir. Yazı ilk icat edildiğinde çivi ile kil tabletlere yazılıyordu. Sonra mermer ve bazalt gibi sağlam taşlara yazarak insanoğlu gelecek nesillere sesini ulaştırdı. Mısır’da Papirüs’ün M.Ö. 3000 yılında bulunmasıyla insanlar artık çok uzun metinleri ve görselleri rulolara kaydedebiliyordu.

Rulo El Yazması Örneği, 13. yy. Byzantine and Christian Museum in Athens. Fotoğraf: Giovanni Dall’Orto

Ceylan derisinden mamül parşömenin Bergama’da M.Ö. 2. yy’da, kağıdın ise Çin’de M.S. 2. yy’da keşfedilmesiyle rulolar da emaneti kodekslere bırakmıştı. Sayfaların üst üste konulup bir kenardan dikilmesiyle oluşan kodeksler sadece bilgiyi depolamada bir şekil değişikliği sunmadı aynı zamanda bilgiye daha hızlı erişmeyi de sağladı. Uzun bir metni rulodan okumak, kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir zahmetti. Aranılan bilgiye ulaşmak için metrelerce ruloyu bir ucundan açıp diğer ucundan dürmek gerekiyordu. Üst üste katlanmış kodekslerde ise çevrilebilen “yaprak” kavramı doğmuştu. Okuyucu elindeki eserin sayfalarını parmaklarının ucuyla yönetebiliyor, istediği an durup gerideki ve ilerideki bilgilere hızlıca göz atabiliyordu. Bu okuma deneyimine müthiş bir entelektüel keyif katmış, el yazmalarının ve kağıt üretimin çok daha yaygınlaşmasını sağlamıştır. Kodekslerin insanoğlunun bilgi üretme sürecinde oynadığı rol yazının, manyetik bantların ve internetin icadı kadar önemlidir.

Kodeksler, özellikle M.S. 2. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmış ve matbaanın icat edildiği 15. yüzyıl ortalarına kadar dünyanın temel “yayın” formatı olmuştur. Bu eserler Grekçe, Latince, Arapça, Çince ve Süryanice gibi dönemin tüm ilim dillerinde üretilmiştir. İçerikleri ise kutsal metinlerden felsefi incelemelere, hukuk kurallarından bilimsel başyapıtlara kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsar.

Bir kodeksin ortaya çıkışı, sanılanın aksine tek bir kişinin değil, ortak bir emeğin ürünüdür. Üretim süreci, sayfaların (parşömen veya kağıt) henüz ciltlenmediği, “forma” denilen serbest yapraklar halindeyken başlardı. İlk aşamada müstensih (yazıcı) metni formalara eliyle yazar, ardından müzehhip (süslemeci) tezhip ve kenar süslerini ekler, en son ise ressam metinle bütünleşik görselleri işlerdi. Bu iş bölümü, hata payını azaltmak ve her uzmanın kendi alanında en yüksek kaliteyi sunmasını sağlamak içindi. Tüm bu süreç tamamlandıktan sonra sayfalar bir araya getirilir ve bir ciltçi tarafından şirazesi dikilerek koruyucu kapakla birleştirilirdi.

Kodeks El Yazması Örneği, 9. yy, The Book of Kells, Old Library, Trinity College, Dublin

Kodeksler döneminde birer hazine kadar kıymetliydiler. Her biri el emeği ile özel olarak üretilir ve aynısından bir tane daha bulunmazdı. Kitaplardan en büyük farkı da buydu kodekslerin. Genellikle giriş bölümünde portresi işlenen kişiler için özel olarak üretilirlerdi.

Burada karıştırılmaması gereken önemli noktalardan biri, “orijinal eser” ile “kodeks” arasındaki farktır. Günümüze ulaşan kodekslerin çoğunluğu ilk eserler (archetype) değil kopyalarıdır. Kodeksler ortaya çıktıktan uzunca bir süre sonra bile birçok müellif, entellektüel muhafazakarlık ve devam eden prestij nedeniyle rulolara ilk eserlerini yazmaya devam etmişlerdir. Ancak unutulmamalıdır ki her kodeks illa kopya el yazması da demek değildir. Nadir de olsa kodekslerin erken dönemlerde ilk eserlerin de kodekslere yazıldığı bilinmektedir.

Gutenberg’in 15. yy ortalarında matbaayı icadıyla birlikte el yazmalarına ihtiyaç kalmadı ve eserler matbaalarda istenildiği sayıda birbirinin aynısı olarak çoğaltılabildi. Modern kitapların doğuşuyla birlikte ataları olan kodeksler devri yavaş yavaş kapandı.

Bu kıymetli eserlerin günümüze ulaşması ise genellikle saray kütüphaneleri, manastırlar veya yazımıza konu eserde olduğu gibi antik dönemin bilgi meraklısı şahsiyetlerin titiz muhafazası sayesinde mümkün olmuştur.

Marciana Kütüphanesi 516 Numaralı Yunanca Kodeksi

Bugün içeriğindeki iki görseli inceleyeceğimiz şehrimizle doğrudan ilişkili olan kodeks literatürde Marc. Gr. Z. 516 (904) arşiv numarasıyla kayıtlı olup Venedik Marciana Kütüphanesi Grekçe el yazması koleksiyonları arasında yer alır.

305×220 mm boyutlarında 208 asıl ve muhtelemen ilk yazmadan sonra eklenen 1 ön yapraktan oluşan kodeks Grekçedir. Kodeks, orijinalleri İskenderiyeli Agathodaemon elinden haritalarıyla Batlamyus Coğrafyası‘nın baş kısmı eksik bir metnini (y. 5r-139v), Aelian‘ın askeri bir incelemesi olan Tactica Theoria’yı (y. 142r-156r) ve İskenderiyeli Heron’un Pneumatica ile Automata’sını (y. 160r-208v) içermektedir. Bu 3 eser dışında kodeksin girişi (1-4) ile diğer eserlerin önünde (140-141 ve 160-161) bugünkü yazımıza konu olan iki minyatürle, birtakım kozmoloji teorileri ve müzik şemaları yer alır. Anonim müstensihler tarafından yapılan bazı eklemeler dışında kodeksin tamamı; 208. yaprağın arka yüzündeki imzada belirtildiği üzere, Franco’nun oğlu ve aslen Mora Yarımadası’ndaki Nauplia’dan olan Andreas Teluntas‘a aittir.

Eserin hacmi, içerik zenginliği, kağıt, yazı ve resim kalitesi gibi birçok karakteristiği kitabın sıradan bir kopya değil, çok yüksek statülü birisi için hazırlanmış prestijli bir “nüsha” olduğunu gösterir.

İstanbul’dan Venedik’e Uzanan Tarihsel Yolculuk

Kodeks, 15. yüzyılın ortalarında din adamı Kardinal Bessarione’nin (1403-1472) devasa kütüphanesinin bir parçası olmuştur. Kodeksin beşinci yaprağının arka yüzünde Bessarione’un mülkiyet mührü yer almaktadır. Trabzon doğumlu bir Grek bilgin olan Bessarione, Bizans’ta (İstanbul) çok yüksek mevkilerde görev yapmış, 1438-1439 yıllarında Floransa Konsili için İtalya’ya gitmiş, Katolikliği benimseyerek oraya yerleşmiş, nihayetinde Papa tarafından kardinal ilan edilmiştir. 1468 yılında büyük bölümünü Bizans döneminde edindiği değerlendirilen paha biçilemez yaklaşık 1000 el yazması eserden oluşan koleksiyonunu Venedik Cumhuriyeti’ne bağışlamıştır. Bu bağış, bugün dünyanın en önemli kütüphanelerinden biri kabul edilen Venedik Marciana Ulusal Kütüphanesi‘nin (Biblioteca Nazionale Marciana) temelini oluşturmuştur. Kodeksler Venedik’te San Marco Meydanı’nda Bessarione’un ölümünden (1472) çok sonra, 1537-1588 yılları arasında mimar Jacopo Sansovino tarafından bu kıymetli koleksiyona ev sahipliği yapması için inşa edilen ve mimarın ismiyle anılan o muhteşem Rönesans yapısı Libreria Sansoviniana tamamlanıncaya kadar Dükalık Sarayı gibi farklı yerlerde muhafaza edilmiştir. Eser bugün hala Venedik’teki bu muazzam yapıda, zamana meydan okuyarak “şirazesini” korumaya devam etmektedir.

516 Numaralı Kodeks’e Dair İlk İnceleme

Kodeksin bilinen ilk yazılı incelemesi M. Anton Zanetti (1707-1768) tarafından 1740 yılında yapılmıştır. Senato emriyle hazırladığı Venedik Marciana Kütüphanesi Grekçe El Yazmaları kataloğunda Zanetti, kodeksin küçük folyolar halinde 208 yapraktan oluştuğunu, yaklaşık olarak 12. yy’da yazıldığını, aralarında bölmeler olmadan Batlamyus Coğrafyası’nı, Taktika isimli eseri ve İskenderiyeli Heron’un iki kitaba ayrılmış Spiritalia eserini barındırdığını belirtir.

Marciana Kütüphanesi’nin 516 numaralı Grekçe kodeksinin bu ilk katalog incelemesi detay barındırmadığından kendisinden sonra Sitti Hatun’u gösterdiği iddia edilecek çizime dair bilgi vermemiştir.

Kodekste Dulkadiroğlu İzleri

Kodekslerin genellikle baş sayfalarında portreleri bulunan yüksek statülü şahsiyetler için veya o kişilerin anısına üretildiğini belirtmiştim. 516 numaralı kodeksin ikinci yaprağının arka yüzü (2v) ile üçüncü yaprağının (3r) ön yüzünde sırasıyla birer kadın ve erkek minyatürü yer alır. Her iki minyatürün bulunduğu sayfada sonradan eklendiği anlaşılan Grekçe metinler bulunur. Erkek figürün bulunduğu minyatürde Arapça yazıları andıran orijinal stilize süslemeler mevcuttur.

Bu iki minyatür ilk olarak 19. yüzyılın en önemli Alman klasik filolog ve coğrafya editörlerinden biri olan Karl Müller‘in1 dikkatini çeker. Müller, Batlamyus Coğrafyası’nın o döneme kadarki en kapsamlı ve bilimsel edisyonunu hazırlarken Marciana Kütüphanesi koleksiyonundakiler de dahil olmak üzere dünya üzerindeki düzinelerce el yazmasını incelemiştir. O dönemki diğer örneklere bakarak 14. veya 15. yy’a tarihlediği 516 numaralı kodeksin ikinci yaprağının arka yüzünde yer alan minyatürde fil üzerinde tahtta oturur vaziyette görülen kadının Bizans ile ilişkili olduğuna emindir. Aynı minyatürün üstünde Grek harfleriyle verilen ἡ μεγάλη Χάτω (He Megale Xatu) ifadesini, ikinci kelimesinin ancak Türkçe “hatun” olabileceğinden hareketle Büyük Hatun olarak okur. Aynı şekilde üçüncü yaprağın ön yüzünde yer alan minyatürde Müller’e göre bir Türk lider resmedilmiştir. Bu figürün üzerindeki Grek harfli yazıda ise ilginç bir şekilde πτολεμαῖος (Ptolemaios – Batlamyus) yazmaktadır. Müller’e göre aynı minyatürde yer alan Arap harflerini andıran görece çok büyük süslemelerin birinde Sultan diğerinde ise emin olmamakla birlikte Arslan yazdığına kanaat getirir. Bizansla ilişkili olduğuna emin olduğu kadın figürün Trabzon Rum İmparatoru’nun kızı Despina Hatun, erkek figürün ise eşi Akkoyunlu Uzun Hasan olabileceğini değerlendirir ama stilize süslemelerdeki Arslan ifadesi kafasını karıştırır, Hasan olarak okunup okunamayacağından emin olmak için Sami dillerine çok daha hakim olduğunu bildiği meslektaşı Justus Olshausen‘den2 minyatürleri bu gözle incelemesini ister.

Olshausen, Müller ile sürekli fikir alışverişi içerisinde yaptığı detaylı inceleme sonucunda 1880 yılında kapsamlı bir makale yayımlar. Arap harflerini andıran süslemelerin kesinlikle Arapça bilmeyen ve pek de özenli olmayan bir sanatçının elinden çıkma stilize birer Arapça metin olduğuna arkadaşı gibi emin olur. Müller’in zorlanarak okuduğu Arslan ifadesini teyit eder, Hasan olarak okunmasının mümkün olmadığını belirtir. Bizans tarafında çok bilinen ve Grekçe yazında sıklıkla geçen Sultan Alparslan ve Kılıçarslan üzerinden değerlendirmeler yapar ve onların olamayacağını belirtir. Eserin 14. ve 15 yy. tarihlendiği varsayımını da o dönemler aksine bir bilgi olmadığı için veri kabul ederek, bu nitelikte bir eserin Fatih Sultan Mehmet tarafından -tam da Batlamyus eserlerini Trabzonlu Georgios’a çevirtmek istediği dönemlerde- Dulkadiroğlu Hükümdarı olarak Elbistan‘da tahta oturan kayın biraderi Melik Arslan için yazdırmış olabileceği sonucuna ulaşır. Kodeksteki bu iki minyatürde resmedilenlerin de sırasıyla Fatih’in eşi Sitti Hatun‘un ve kardeşi Melik Arslan olduğu kanaatine varır. Eserin muhtemelen Melik Arslan’ın suikastla öldürülüşüne (1466) yakın bir tarihte hazırlandığını ve Melik Arslan’a ulaştırılamadığını, Trabzonlu Georgios’da kaldığını belirtir.

O dönemler Sultan Mehmet’in, fetihten sonra Bizans kütüphanelerindeki önemli el yazmalarını bizzat incelediği, kişisel koleksiyonuna eklettiği, Batlamyus Coğrafyası’nı Georgios’a Arapça’ya tercüme ettirdiği bilinmekle birlikte, bu tercümenin tamamlanıp tamamlanamadığı, orijinal eserin mevcudiyeti ve Grekçe olarak da çoğaltılıp çoğaltılmadığı bilinmiyordu. Zira Fatih’ten sonra bu eserler unutulmuştu. Cumhuriyetin ilanının hemen ardından Atatürk’ün talimatıyla başlatılan kataloglamalarda tamamı Fatih döneminden kalma Topkapı Sarayı’nda iki Grekçe (Seragliensis Gi 27, Seragliensis Gi 57), III. Ahmed Kütüphanesinde bir Latince (TSMK Gi 44) ve Süleymaniye Kütüphanesinde iki Arapça (Ayasofyaa 2596, Ayasofya 2610) el yazmaları bulunana kadar, Fatih’in kişisel koleksiyonundaki Coğrafya el yazmaları saray kütüphanelerinde çürümeye terk edilmişlerdi.

516 Numaralı Kodekse Dair Kendime Sorduğum Bitmeyen Sorular

Görüleceği üzere, Olshausen ve Müller’in analizleri, her ikisi de zorlamayla okunan Grek alfabesi ile yazılan “Hatun” ile Arapça stilize “Arslan” kelimeleri üzerine kuruludur. Ne Dulkadir, ne Sitti, ne Osmanlı ne de Mehmed ismi yer alır. Dayandıkları bir başka nokta da konunun uzmanı olmamalarına rağmen eserin 15. yy’a ait olduğunu varsaymalarıdır.

Yaygın olarak bilinen bu iki minyatürün Dulkadiroğulları, Fatih Sultan Mehmet ve Türk Devletlerinde kadın temalı birçok kaynaklarda sıklıkla kullanıldığını gördüm. Yerli, yabancı, akademik, alaylı birçok metne zenginlik katması için kullanılıyor, üzerine analizler yapılıyordu. Kitap kapaklarında bile yer alıyordu. Bu yayınların hiçbiri buraya kadar aktardığım detayları vermediği için bu makaleyi kaleme almaya başlamıştım. Metinler bu iki minyatürün varlığını haber etmekten ve bu iki minyatürün Dulkadiroğlu Hanedan üyelerinin gösterdiğini kabul etmekten öteye geçmiyordu. “Minyatürlerin yer aldığı eserde başka neler anlatılıyordu? Kim tarafından ne amaçla üretilmişti? Sitti Hatun neden o eserdeydi? Ana kaynakta Sitti Hatun ile ilgili başka bilgiler var mıydı?” gibi birçok soruya yanıt vermiyorlardı. Kendilerine araştırmacı, yazar, hoca, akademisyen diyenler hiç mi merak etmiyorlardı? Hiç mi tereddütleri yoktu? Fatih gibi bilge bir İmparator’un eserlerinin hemen ardından gelen oğlu II. Beyazıt döneminde geriye itildiği gibi günümüzde de aydınlar, alimler eliyle bilgiler karanlık dehlizlerde kaderine terk edilmişti. Tüm bu sorulara cevap bulamayınca zor olan esas kaynaklara inmeye karar verdim. Bu yazıyı da tam da daha fazla detay mutlaka vardır şüphesiyle ortaya koydum.

Sitti Hatun Minyatürü

Yazıyı hazırlarken el yazmasının tüm nüshasının dijital kopyasını aradım ancak Venedik Marciana Kütüphanesi dijital arşivlerinde yüzlerce kodeksin tam nüshası yer alsa da 516 numaralı kodeksin tek bir yaprağı dahi dijital koleksiyonda yer almıyordu. Belli ki kıymetinden dolayı tamamının dijitalleştirme çalışması yapılamıyordu. Sadece özel izinle araştırmacıların görmesine ve uygun görülen yapraklarının dijital kopyalarını almalarına müsaade ediliyordu anlaşılan. Zira kodeksle ilgili akademik çalışmalarda dahi sınırı sayıda yaprak görseline erişebiliyordum. Yılmadan aylarca sürecek araştırma ve okumalara devam ettim. İlla benden başkaları da merak ediyor olmalıydı. Fatih, Batlamyus, Sitti Hatun hakkında onlarca makale taradım. Hepsi benzerdi. Arka plandaki eksikleri bilmeden bu figürlerin Melik Arslan ve Sitti Hatun olduğunu bilimsel bir gerçekmiş gibi kabul ediyorlardı.

516 Numaralı Kodekse Dair Tarihleme Çalışmaları

Araştırmalarım sırasında nispeten yakın dönemde kodeksin tarihlemesine odaklanan çalışmalarla karşılaştım. Bu çalışmalar aslında sorularımın büyük çoğunluğuna dolaylı yoldan cevap veriyordu.

Elpidio Mioni, 1980 yılında kaleme aldığı makalesinde, el yazmasının kodikolojik ve üslup yönünden inceleyerek eserin en geç 1340 yılında tamamlanmış olması gerektiğini öneriyordu. Erkek figürün yer aldığı minyatürdeki stilize süslemeyi Selim olarak okuyan, o figürün aslında üstünde sonradan eklenen Grekçe yazıda belirtildiği gibi Batlamyus’u gösterdiğini iddia edenler de Fatih’in bizzat kendisi olduğunu belirtenler de vardı.

Görünen o ki; Olhasuen’in 1880 yılında bilimsellikten uzak şekilde kuyuya attığı taş bizde olduğu gibi kabul görmemişti. Çıkarmakla uğraşan birçok uzman ardı ardına görüşlerini bildiriyorlardı.

Tam ümidimi kaybetmişken yepyeni somut verilen içeren bir makale karşıma çıktı. Buraya kadar okuduklarınızın birçoğunun yanlış olduğunu ortaya koyan, acaba ben mi yanlış anlıyorum, bugüne kadar bu bilgiler Dulkadiroğulları ve Fatih dönemini çalışanların neden dikkatini çekmemiş ve neden ortaya dökülmemiş diye defalarca okuduğum bir makaleydi bu.

Kodeksin Tarihi Çok Daha Eski

Zagreb Üniversitesi’nin Uluslararası Geç Antik ve Orta Çağ Araştırmaları Dergisi’nin 2016 yılı 22. sayısında yer alan makalesinde Francesco Lovino3, bu minyatürün Sitti Hatun’a ait olamayacağını kesin bir dille savunuyordu. Kodekslerin malzemesi ve içeriğindeki görsel sanat eserleri konusunda uzman olan Lovino’nun iddiasının en sağlam dayanağı maddi deliller üzerine inşa edilmişti. Lovino’ya göre Marciana Kütüphanesi’ndeki 516 numaralı Grekçe kodekste kullanılan kağıttaki filigranlar4 1318-1328 yılları arasında kesin tarihlemesi yapılan Cenova ve Dubrovnik‘te üretilen kağıtlarla aynıydı. Kodeks Fatih ile Sitti Hatun düğününden yaklaşık 150 yıl önce yazılmıştı.

516 numaralı kodeksin tarihlemesini sağlayan filigran, Marc. gr. Z. 516 (904) 139r, Biblioteca Nazionale Marciana, Venedik

Lovino’nun bu maddi delilini okuyunca acaba kağıt o dönem üretilmiş ama sonradan kodekste kullanılmış olamaz mı diye sizlerin de aklında bir şüphe belirdiyse ona da burada yanıt vereyim. O dönem kağıt en hızlı tüketim mallarından biriydi. Çok kıymetli olduğu için üretildikten sonra depolanmadan hemen tüketilirler yani üzerlerine yazılıp çizilmeye başlanırdı. Bugünün tabiri ile yok satan bir üründü.

Kodeksin Tarihini Gösteren Diğer Bilgiler

Lovino, yukarıdaki güçlü delili dışında bazı zayıf teorileri de ortaya koymuştu. Başka el yazması günümüze ulaşmayan nüstensih Nauplialı Teluntas hakkında da malumat yoktu. 516 numaralı kodekste çokça yazım hatası mevcuttu. Teluntas’ın anadili muhtemelen Grekçe değildi. Mora Yarımadasında bulunan Nauplia, 13. ve 14. yy’da Frank feodal beyliği konumundaydı. Lovino’ya göre Teluntas tam da bu dönemlerde Nauplia’da doğmuş ve muhtemelen Latince anadiliyle büyümüştü.

Lovino’nun bir başa iddiası da eserin ressamına ilişkindi. Kodeksin birinci sayfasının ön yüzündeki ifadede (τοῦ αὐτοῦ μαΐστορος τοῦ Ἀστραπὰ ἡ Πτολεμαίου – Aynı Usta Astrapas’ın Batlamyus Eseri) Usta Astrapas ismi yer alıyordu. Astrapaslar, kilise resimleri ve ikonografide bir ekole dönüşen bazen sadece aile isimleri ile bazen Michael, Eutychius ve Ioannis gibi isimleriyle birlikte eserlere imza atmış Selanikli oldukları bilinen, eserleri birkaç asra yayılan meşhur sanatçı bir ailedir. Lovino’ya göre kodeksin içerdiği çizimler Selanik’teki Astrapas atölyesinin 1320 yılları civarında ürettiği bilinen resimlerle aynı üsluba ve tekniğe sahipti. Teluntas muhtemelen 13. yy’dan itibaren ekonomik, bilimsel ve siyasi olarak önemli bir merkeze dönüşen Selanik’te yaşıyor ve yazıyor olmalıydı. Selanik öylesine bir merkeze dönüyordu ki, birçok Bizans hanedan mensubu da orada yaşıyordu.

516 numaralı kodekste yer alan Astrapas imzası, Atina yakınlarındaki Atos Dağı’ndaki manastırlarda 14. yy başına tarihlenen bazı fresklerde imzası olan ama kim olduğuna dair yüzlerce yıldır sanat tarihçilerinin bilgi bulamadığı Panselinos (Dolunay) isimli gizemli ressamın imzası ile 2024 yılında kriminal yazı uzmanları tarafından karşılaştırılacak ve Panselinos’un aslında 516 numaralı kodekste imzası bulunan Astrapas ile aynı kişi (muhtemelen Micael) olduğu da kuvvetli bir şekilde iddia edilecektir.

Melik Arslan Minyatürü

Lovino’nun kodeksin tarihlemesine dair başka iddiaları da var ama burada okuyucuyu ana kaynağa yönlendirip iddialarının Sitti Hatun ve Melik Arslan çizimleri üzerine olanlara geçmek istiyorum. Lovino’ya göre hem Melik Arslan’ın hem de Sitti Hatun’un çizimlerindeki teknik ve sanat tam olarak 13. yy sonu ve 14. yy başındaki örneklerle uyum içerisindedir. Her ne kadar doğulu gibi görünseler de her iki figür Bizans’ın son hanedanı olan Paleologos döneminden izler taşır. Özellikle Sitti Hatun ayakkabı, kemer ve türban astarındaki renkler ile Melik Arslan’ın üzerindeki kaftanda bulunan çift başlı kartal motifini buna delil olarak sunar.

Lovino kendinden önce bu iki figürü sadece Yunan harfleriyle “Hatun” olarak okunan kelimeden hareketle Dulkadiroğulları’na atfeden çalışmaların başka delilleri olmadığını ve özellikle erkek figür üstünde yer alan Batlamyus kelimesini irdelemekten neden kaçındıklarını da düşünmemizi ister. Lovino’ya göre minyatürler üzerindeki Grekçe yazılar sanatsal yönden incelendiğinde kodeksin ilk üretildiği tarihten sonra muhtemelen Grekçe’ye çok hakim olmayan bir el tarafından eklenmişti. Bu yazılar aslında bu iki bilinmeyen karakteri, henüz bilmediğimiz bir zamanda, tanımadığımız birisi tarafından kendinden emin şekilde tahmin etme girişimiydi aslında. Dönemim Bizans hanedanını andıran kıyafetlerle ve Arap harfli stilize süslemeleriyle, tam bir doğu-batı sentezi olan resimler karmaşıkmış gibi görünse de; Coğrafyası da dahil çoğu eserinin Bizans’a çok daha erken dönem Arapça çeviriler üzerinden ulaşmış olması dikkate alındığında, resimdekinin Batlamyus olduğuna dair tahmin çok da kötü bir tahmin değildir.

Sekiz Asırlık Kitaba Dokunmak

Dulkadiroğulları ile ilişkili ender dönem görselleri olarak günümüze ulaştığı kabul edilen bu iki minyatür hakkında yazılanları incelemekle yetinmedim. Kodeksi bizzat kendi ellerim ve gözlerimle inceledim. Hiç ümidim yoktu ama 2026 temmuz ayına planladığım Venedik seyahatimden yirmi gün önce kütüphane ile iletişime geçerek kodeksin ilgili yapraklarını mümkünse tam nüshasını görmek istediğimi belirttim. Çok hızlı bir şekilde olumlu cevap aldım ancak gittiğimde bu kıymetli eseri fiziksel olarak görebileceğimi düşünmüyordum. Muhtemelen iç ağlarından erişilebilen bir dijital kopyasını görebilirim, fiziksel olarak da belki uzman kütüphaneciler nezaretinde kodekse dokunmama müsaade edilmeden bazı sayfaları inceleme imkanım olur diye düşünüyordum.

Marciana Kütüphanesi’nde 516 numaralı Grekçe kodeksi incelerken

Kütüphaneye vardığımda kodeksi Türkiye’den görmek isteyen ilk kişi olduğumu belirttiler. Sanıyorum bu sayede beklentilerimin çok ötesinde bir inceleme imkanı tanıdılar bana. Kodeksi tamamen bana teslim ettiler. Tüm sayfalarını kendi elimle çevirebiliyordum. Bir yandan şaşkınlık bir yandan da bu kıymetli esere istemeden zarar verir miyim endişesiyle yaklaşık bir saat boyunca bütün yapraklara göz attım. Batlamyus’un tarif ettiği şekilde orijinalleri İskenderiyeli Agathodaemon elinden çıkma Astrapas’lar tarafından bu kodeks için tekrar çizilen haritaları hayranlıkla inceledim. Zamanımı ve dikkatimi iki minyatürün yer aldığı yapraklara ayırdım. Benden önce yazanların gözünden kaçan bir şeyler var mı yok mu diye göz attım. Okuduğum hiçbir makalede değinilmemişti. Melik Arslan minyatürünün bulunduğu yaprağın üstten yaklaşık 2 cm’lik bölümü merkezden yarım cm kadar sağdan itibaren düzgün bir şekilde kesilmiş durumdaydı. Orijinal yaprak mı böyleydi yoksa gerçekten sonradan bir kesik mi vardı bilemiyorum elbette ama başka hiçbir yaprakta bütünlüğün bozulduğunu görmedim. Okuma salonundaki kütüphane görevlileri de konunun uzmanı olmadıkları için buna dair sorularıma yanıt bulamadım. Eserin tüm yapraklarında olası bir Osmanlı/Dulkadiroğlu/Türk izi aradım ama bulamadım. Bize dair bulabildiğim yegane izler Batlamyus’un Asya’nın Dördüncü Haritası’nda yer verdiği Germanicia ve Pyramus idi. 516 numaralı kodekste Afrika’nın Dördüncü Haritası ve Asya’nın İkinci Haritası bulunmamaktadır. Asya’nın Birinci Haritası’nın doğu yarısı ile Asya’nın Üçüncü Haritası’nın da batı yarısı ise eksiktir. Anadolu’yu kapsayan Asya’nın Birinci Haritası’nın eksik olan doğu yarısında yer alan Adatha, Sobagena, Katamana (Pazarcık) ve Tanadaris’i (Tanır) bu nedenle göremedim.

516 Numaralı Kodekste Asya’nın Dördüncü Haritası’nda Ceyhan ve Maraş

Sonuç

Venedik Marciana Kütüphanesi Grekçe El Yazmaları koleksiyonunda bulunan 516 numaralı kodekste yer alan iki minyatürün, 150 yıldır Dulkadiroğulları’nın iki önemli figürü Sitti Hatun ve Melik Arslan Bey’i gösterdiği kabul edilirdi. Bu konuda ülkemizde yeterli çalışmaların bulunmayışı nedeniyle yaklaşık üç ay süren yorucu bir araştırma süreciyle bu minyatürlere ilişkin bilim ve sanat çevrelerinin yazdıklarını derledim. Eseri bizzat görerek detaylı şekilde inceledim. Ancak çalışmaya başlarken hiç aklıma gelmeyen sonuçlarla karşılaştım.

Beni şaşırtan ilk sonuç bu iki minyatürün Sitti Hatun ve Melik Arslan Bey’i gösterdiği bilgisinin bir iddia bile sayılamayacak düzeyde hiçbir somut delili olmayan bir tahmin olmasıydı. Bu çok zayıf olan tahmine sonraki dönemlerde yabancı bilim camiası şüpheyle yaklaşıp daha detaylı çalışmalar yaparken ülkemiz bilim ve sanat camiasının doğru kabul edip arka planını da görmezden gelerek yaygınlaştırmışlardı.

En şaşırtıcı sonuç ise el yazmaları alanındaki son gelişmeler ile kodeks örnekleri üzerine yapılan tüm dünyadaki çalışmalar sayesinde bu minyatürlerin Sitti Hatun ve Melik Arslan Bey’e ait olamayacağının güçlü delillerle yakın zamanda ortaya konulmuş olmasıydı.

Bugün, Venedik Marciana Kütüphanesi Kardinal Bessarion Koleksiyonu’nda bulunan 516 numaralı Grekçe kodeksin 15 yy. ortalarında değil 14. yy başında, Dubrovnik ve Cenova menşeli kağıtlar kullanılarak İstanbul’da değil muhtemelen Selanik’te yazıldığını, ikinci yaprağının arka yüzündeki ile üçüncü yaprağının ön yüzündeki minyatürlerin ise 1880’den beri kabul görmüş iddiaların aksine Sitti Hatun ve Melik Arslan‘ı temsil etmediğini söyleyebiliyoruz. Bu iki minyatürün kimlere ait olabileceğine dair çok fazla görüş var. Bilinmeyen bir tarihte kodekse işlenen Grekçe not ile Batlamyus ve muhtemelen eşini temsil ettiği iddiası kuvvetli ancak bilimsel olarak doğru kabul edilmesi bugünkü bilgilerle mümkün değil. Yarın, bu iki bilinmeyenli denklem, araştırmacıların yeni öneriler sunmasını bekliyor olacak.

KAYNAKÇA

Lovino, Francesco. “Un miniatore nella bottega degli Astrapas? Alcune osservazioni attorno alle immagini del Tolomeo Marciano gr. Z. 516 (904).” Hortus Artium Medievalium: Journal of the International Research Center for Late Antiquity and Middle Ages, Vol. 22 (2016): 384-398.

Mioni, Elpidio. “Le tavole aggiunte alla Geografia di Tolomeo nel cod. Marc. gr. 516.” Studi bizantini e neogreci, Atti del IV congresso nazionale di studi bizantini (1980). (1983): 57-67

Olshausen, Justus. “Eine Werkmürdige Handschrift der Geographie des Ptolemaeus” Hermes: Zeitschrift für classische Philologie. Band. 15 (1880): 417-424.

Zanetti, Anton Maria ve Bongiovanni, Anton. “Graeca D. Marci Bibliotheca Codicvm Manv Scriptorvm per titulos digesta” (1740): 185-186

E-Kathimerini. (2024, 6 Aralık). Experts believe study of 700-year-old handwriting unveils leading Byzantine painter’s true identity. https://www.ekathimerini.com/culture/1255449/experts-believe-study-of-700-year-old-handwriting-unveils-leading-byzantine-painters-true-identity/

Dipnotlar

  1. Karl Müller (1813-1894): 19. yüzyılın en önemli klasik dilbilimci ve coğrafyacılarından biridir. Özellikle Batlamyus’un Coğrafya eserinin modern edisyon kritiğini (Claudii Ptolemaei Geographia”, Paris, 1883) hazırlayan isim olarak tanınır. Müller bu çalışmasını hazırlarken bilinen tüm Batlamyus kopyaları gibi Venedik Marciana Kütüphanesi 516 numaralı Yunan kodeksi de incelemiş ve meslektaşı Justus Olshausen’den minyatürlerdeki şarki ibareleri filolojik açıdan incelemesini talep etmiştir. ↩︎
  2. Justus Olshausen (1800–1882): Alman şarkiyatçı, dil bilimci ve kütüphaneci. Özellikle Sami dilleri grameri ve paleografi alanındaki çalışmalarıyla tanınır. Kiel ve Königsberg üniversitelerinde profesörlük, Berlin Kraliyet Kütüphanesi’nde başkütüphanecilik yapmış; El yazmaları üzerine gerçekleştirdiği paleografik incelemelerle literatüre önemli katkılar sunmuştur. ↩︎
  3. Francesco Lovino: 13. ve 15. yüzyıllar arasında İtalya’daki sanatsal üretim ve görsel kültür üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan İtalyan bir ortaçağ sanat tarihçisidir. Geç ortaçağ döneminde resim ve heykelin üslup ve dinsel bağlamlarını incelemektedir. 2026 itibariyle Ferrara Üniversitesi Beşeri Bilimler Fakültesi’nde görev yapmaktadır. ↩︎
  4. Filigran: Erken dönem kâğıt değirmenlerinde, üretim esnasında tel kalıplar üzerine yerleştirilen figürler aracılığıyla, kâğıt yalnızca ışığa tutulduğunda seçilebilen filigranlar (su işaretleri) oluşturulurdu. Kâğıdın üzerine yapılan yazım ve çizim işlemlerine engel teşkil etmeyen bu işaretler; eserin üretildiği atölye, dönem ve malzeme kalitesi hakkında tarihsel tarihlendirme imkânı sunan en güvenilir arşiv izleridir. ↩︎
Tıkla. Paylaş. Destek Ol.

Yusuf Köleli

Şeyma'nın eşi, Bilal ve Barış'ın babasıyım. Endüstri Mühendisiyim. Küçük şehirleri severim. Tarih ve arkeolojiye meraklıyım. Maraş'ı yürüyerek, bisiklet üstünde, yamaç paraşütüyle ve yüzerek keşfetmeye çalışıyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir