AfşinTarih

Tanrıça Kubaba’nın Kayıp Başı: Karkamış’tan Afşin’e Uzanan Absürt Bir Yolculuk

Güncelleme: 8 Ekim 2026

Kubaba, Geç Hitit şehri Karkamış’ın koruyucu tanrıçasıdır. Arkeoloji sahnesine 1747 yılında Karkamış Höyük’te bulunan başı kayıp heykeliyle adım at. 1876 yılından beri aranan baş ise 2015 yılında Afşin’de ortaya çıktı. Bazalt bir stel (dikilitaş) şeklinde oyulmuş heykelin aşınmış ön yüzünde Kubaba, uzun bir elbise içinde doğurganlığının ve büyülü gücünün göstergesi olarak nar ve ayna tutarken tasvir edilmiştir. MÖ 790 civarına tarihlenen stelin arka yüzünde ise Luvi hiyeroglifleriyle oyulmuş bir yazıt bulunmaktadır. 2000-2015 yılları arasında okunabilen yazıtta Kral Kamani’nin Karkamış’ta Kubaba için bir tapınak inşa ettirmesi anlatılmaktadır. Heykelin başının, Babil Kralı Nebukadnezar’ın orduları tarafından Karkamış’ın yerle bir edildiği MÖ 605 yılında, şehri ve tanrıçayı aşağılamak için kesildiği düşünülüyor.

Gizemli Bir Heykelin Keşfi

Heykel ilk olarak 1747 yılında İngiltere’nin Halep Konsolosu Alexander Drummond tarafından Cerablus’un hemen kuzeyindeki Fırat kıyısındaki höyükte bedeni yukarı bakacak şekilde yerde yatarken bulundu. Drummond, çok ağır ve büyük olan heykelin arka bölümüne bakmadığı için hiyeroglifleri muhtemelen görmedi. Heykelin saygın bir Hristiyan din adamını tasvir ettiğini düşündü ve kolyesini bir haç olarak gösteren ayrıntılı bir çizim yaptı.

Drummond tarafından çizilen Kubaba’nın ilk görseli, 1754

Heykel, Gılgamış Destanı’nın 11. tableti olarak da bilinen Büyük Tufan tableti başka olmak üzere birçok önemli Asur tabletini çözümleyen ve Ninova kazılarında uzun yıllar çalışan Asurolog George Smith tarafından, İngiltere Halep Konsolosu W. H. Skene’nin yönlendirmesi ile Fırat Vadisi’ne gerçekleştirdiği bir seferde, 24 Mart 1876’da yerlilerin de yardımıyla yeniden keşfedildi. Smith’in Bulgar yardımcısı Peter Mateev anılarında “Heykelin arkasında o zamana kadar bulunan en uzun Hitit Hiyerogliflerini gördüğünde, Smith’in heyecandan bayıldığını ve konyakla kendine getirildiğini, heykeli orada bırakmak istemediğini ancak 1 tona yaklaşan ağırlığıyla yerinden bile oynatmanın mümkün olmadığını, parçalara ayırarak taşımak için Halep’e dönerek bir testere aldıklarını, 31 Mart 1876 tarihinde geldikleri bu höyükte çok sert olan siyah bazalt taşı kesemediklerini ama Smith’in o gün eserin çizimini kağıda aktarabildiğini” belirtir.

George Smith’in not defterinde Kubaba Steli çizimi ve hiyerogliflerin kopyası, 1876

Eşi May ve British Museum’a yazdığı mektuplardan Smith’in “Eserin İncil’de zikredilen Hititlere ait olduğunu, bulunduğu höyüğün Mısır ve Asur yazıtları ile Eski Ahit’de bahsedilen Karkamış olduğunu, bu kadar uzun bir metin yardımıyla bu yazıları çözümleyen ilk kişi olmaya kararlı olduğunu, yerlilerin bu önemli yazılı taşı bildikleri için başka milletlerin haberi olmadan bir an evvel mutlaka bir padişah fermanı çıkarılarak kazılara başlanılmasını ve bu gün yüzündeki eserin İngiltere’ye taşınması gerektiğini” düşündüğünü anlıyoruz.

Smith’in tüm bu hedeflerini gerçekleştirmek için uzun bir zamanı olmadı. Yakalandığı dizanteriye yenik düşerek Kubaba Stelini ilk gördüğü günden yaklaşık 5 ay sonra 19 Ağustos 1876’da Halep’te vefat etti. Yardımcısı Mateev anılarında “Smith’in ölmeden bir gün önce dahi bu höyüğün kesinlikle Karkamış olduğunu, evindeki Hititçe’yle ilgili notlarına ulaşabilseydi kesinlikle bu yazıt yardımıyla Hitit dilini çözebileceğini sayıkladığını” belirtir.

Kubaba’nın Gövdesi İngiltere’ye Taşınıyor

1878’de İngiltere’nin Halep Konsolosu Patrick Henderson aldığı bir fermanla British Muesum adına höyükte ilk kazılara başlar. 1878’de çıkarılan stel, 1880’de Henderson’un Halep’teki evine nakledilir. 1881’de ise British Museum envanterine girer. Smith’in vefatı sonrasında konsoloslukta görev yapmaya devam eden Mateev’in hatıralarında “Höyüğün 1879’da British Museum tarafından yönlendirilen birisi tarafından sahibinden bir inek fiyatına satın alındığını” belirtir. Tabi burada esas gayenin daha fazla eseri yurtdışına çıkarabilmek olduğunu vurgulamam lazım. Zira o dönem yürürlükte olan 1874 tarihli Asar’ı Atika Nizammanesi’ne göre kazılarda çıkacak eserlerin bir payı arazi sahibine, bir payı kazıyı yapana, bir payı da Osmanlı Devleti’ne (Maarif Vekaleti) kalıyordu. Ayrıca aynı nizamnameye göre eserlerin sahipleri tarafından yurtdışına çıkarılması da mümkündü.

Mateev, 1923’te ziyaret ettiği müzede “Kubaba stelinin müzenin en görünür yerinde sergilendiğini ve halkın büyük ilgi gösterdiğini” belirtmiştir. Stelin başsız gövdesinin 162,5*102,5 cm boyutlarında ve 1048 kg ağırlığında anıtsal ölçüleri ve arkasındaki gizemli resimli yazıları bu ilginin sebebini açıklıyordur.

Kubaba Steli, British Museum’da

Kubaba Steli bulunduğu dönemde arkeoloji ve filoloji camiası çoktan Asur çivi yazısını, Mısır hiyerogliflerini çözmüştü. Kızılırmak havzasında bulunan çivi yazıları ile Fırat ve Ceyhan havzalarında bulunan hiyeroglifler ise henüz gizemini koruyordu. Bu iki farklı yazının bulunduğu eserler teknik ve sanatsal yönden benzerlik gösteriyordu. Bilim camiası bu iki yazının muhtemelen İncil’de sıklıkla geçen Hititler’e ait aynı dilin varyasyonu olduğuna inanıyordu. Bu durum Hristiyan dünyasını Anadolu’daki bu yazıları üreten medeniyetin Hititler olup olamayacağını ispatlamaya teşvik ediyordu. Küçük Asya’nın her yerinde Hitit araştırmaları devam ediyordu. Bütün dünyadan arkeolog ve dil bilimciler Anadolu’da cirit atıyordu. Bulunan her yazılı eserin sonuca biraz daha yaklaştıracağını biliyorlardı. Bugün bildiğimiz Hitit coğrafyasından ardı ardına yeni yazılı eserler çıkıyordu. Maraş Aslanı, Izgın Steli ve Laramas Steli gibi eserler o dönem ilimizde bulunanların birkaçıydı.

Lawrence Devreye Giriyor

Bu telaşa rağmen Cerablus’daki bu önemli höyükte kazılar 30 yıl boyunca durdu. 1910 yılında Hogarth höyükte kapsamlı kazıları tekrar başlattı. 1919 yılına kadar fasılalarla devam eden kazılarda T. E. Lawrence, R. Campbell Thompson ve C. L. Woolley gibi önemli isimler görev yaptı. Bu kazılarda birçok anıtsal eser ve küçük parçalar bulundu. Bu dönem bulunan eserlerin de önemli bir bölümünün British Museum, Louvre Müzesi ve Vatikan Müzesi gibi yurtdışı müzelerin koleksiyonlarına dahil olduğunu görüyoruz. 1884’te güncellenen Asar-ı Atika Nizammanesi’nde Osmanlı topraklarındaki tarihi eserlerin yurtdışına çıkarılması yasaklanmıştı. Açık şekilde müze envanterinde gösterdiklerine göre de işgal dönemine denk gelen 1919 yılında devam eden kazılarda kendi malları olarak yurtdışına çıkarılmış olarak gösteriyor olmalılar. Eser kaçakçılığına arada giriyorum zira yazının bizle ilgili olan kısmı zaten doğrudan eser kaçakçılığıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. O konuya geleceğiz.

1919’da çekilen bu fotoğrafın höyükte Kubaba Tapınağı olduğu çok sonradan anlaşılacaktı.

Hititlere ait olduğuna inanılan bu iki yazıdan çivi yazısı aslında Asurca ile benzer seslere sahipti. Okunabiliyor ama dili bilinmediği için anlaşılmıyordu. Uzun yıllardır süren denemeler sonuç vermiyordu. Tek kelime ipucu, tek bir isim bile yazılardan çıkarılamıyordu. Sanılanın aksine bu dilin Sami değil Hint-Avrupa dil ailesine ait olduğu anlaşılınca 1915 yılında çözülebilmişti. Kubaba Steli üzerindeki hiyeroglifler ne zaman çözümlenecekti? Smith’in tahmin ettiği gibi o yazı da Hititler’e mi aitti? Meşhur Karkamış şehriyle ilgili miydi? Çivi yazılı eserler okundukça hiyeroglif metinlerin Anadolu’da konuşulan Luvice isimli Hitit dilinin ardılı bir başka dil olduğu anlaşıldı. Luvi Hiyerogliflerin çözümlenmesi ancak 1946’da iki dilli bir Luvi-Fenike yazıtının bugün Osmaniye sınırları içerisindeki Karatepe’de keşfedilmesiyle mümkün olacaktı. Höyükte bulunan Kubaba Steli’nin üzerindeki yazıt ise ancak 2000 yılında John David Hawkins tarafından okunabilecek ve gerçekten de Smith’in 100 yıldan fazla süre önce tahmin ettiği gibi Karkamış Kralı Astiruwas’ın oğlu Kamanis tarafından Kubaba’ya adanmış bir tapınakta dikildiği anlaşılacaktı. Smith’in öngörüsü bilimsel olarak ispatlanmadan çok önce bölgenin Cerablus olan adı Karkamış’a çoktan dönmüş, resmiyet bile kazanmıştı elbette. 2000 yılında yapılan okumalar aynı zamanda bu binlerce yıllık ismin yeniden tescilinin pekiştiricisi olmuştu.

Kubaba Stelinin Kayıp Başı

Bu uzun hikayenin Afşin ile ilgili olan kısmı ise en absürt tarafı. Güneydoğu Anadolu’nun İngilizler tarafından işgal edildiği dönemde bile kazılar devam ediyor, bulunan eserler kazı evinde depolanıyordu. İşgalcilerle milli güçler arasında mücadeleler şiddetlenince kazılar 1919 sonunda durdurulmuş, kazı evi kapatılmıştı. Kurtuluşun ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti sınırının kazı alanından geçmesi 50-60 yıl sonra başlayacak terör belası yüzünden de sınırın mayınla döşenmesi nedeniyle kazılar sonraki yıllarda devam ettirilememiştir. Kazı evinin 1930’lu yıllarda içindeki eserlerle birlikte yıkıldığı biliniyor. 1910-1919 arasında yapılan kazılarda birçok eser ve parça bulunduğundan bahsetmiştim. Bulunan parçaların 5 tanesi Kubaba Steline ait olup üç tanesi tanesi yazılıdır. Kazı ekibi tarafından fotoğraflanan ve kataloglanan bu parçaların o dönem Kubaba’ya ait olduğu düşünülmemiş. Bu yazılı parçalardan bir tanesinin 1961 yılında Vatikan Müzesi’ne bağışlandığı biliniyor. Yazılı olan parçanın bir tanesi ise günümüzde hala kayıp. Geriye kalan üç parça ise sınır hattındaki mayınlar temizlendikten sonra 2011-2012 yılında kazı evi enkazında Hasan Peker ve Nicola Marcetti tarafından yapılan kazılarda keşfedilmiş olup Gaziantep Müzesi’nde muhafaza edilmektedir. Tüm çabalara rağmen bunca yıl devam eden kazılarda Kubaba’nın kayıp başı bulunamamıştı. Gövdesinden binlerce sene önce ayrılmasaydı muhtemelen British Museum’da olacak baş herkesi peşinden sürüklüyordu. Zira üzerinde yazıtın baş kısmını barındırıyordu.

“Hala Afşin yok ortada” dediğinizi duyar gibiyim. Evet işte geldik en ilginç ve tuhaf tarafına. Tanrıça Kubaba Steli’nin başını buraya kadar saydığımız kazılarda görev yapan onlarca ismin hiçbiri bulamamıştı. Varlığı bile bilinmiyordu. Sonradan bulunan küçük parçalar gibi de değildi başı. Çok büyüktü ve arka bölümdeki yazının hacimli başlangıç kısmını içeriyordu. Türk-İtalyan ortaklığıyla 2015 yılında devam eden kazılarda kazı ekibi “Kubaba’nın başının 1978 yılında çocuklar tarafından höyüğün eteklerinde bulunduğunu, bir yöre sakini tarafından traktöre bağlanarak yakınlardaki Eminlik köyündeki evine taşındığını, 1982’de kendisi askerdeyken geniş beyaz şapkalı yabancı bir kadın tarafından müzeye götürülmek üzere alındığını ama müzeye hiçbir zaman götürülmemiş olduğunu” bizzat evine taşıdığını söyleyen kişiden dinlerler. Bu hikaye öğrenildikten iki hafta sonra Gaziantep Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu Karkamış kazı ekibine Kahramanmaraş ili Afşin İlçesi’nde bulunan EÜAŞ lojmanları bahçesinde hiyeroglif yazılı bir eserin bulunduğunu bildirir ve bölgeye giderek eseri yerinde incelemeleri istenir. Hasan Peker ve Nicola Marcetti heyecanla Afşin EÜAŞ lojmanlarına varırlar. Hiç beklemedikleri bir durumla karşılaşırlar. İhbar edilen eser Kubaba’nın kayıp başıdır. Şimdi sizin de aklınıza gelen soruyu sorarlar. Buraya nasıl geldi? Dönemin EÜAŞ yetkilileri taşın 1992 yılında Beyceğiz Mahallesi’ndeki Gözpınar mevkiinde bir su çalışması sırasında yer altından çıktığını ve lojmanlara taşındığını belirtirler. Ne kadar absürt ve gizemli değil mi? Eser önce Kahramanmaraş Müzesi’ne, oradan da Gaziantep Müzesi’ne nakledilir.

Kubaba’nın Kayıp başı Afşin EÜAŞ lojmanlarında böyle bulundu, 2015, Nicolò Marchetti – Hasan Peker

Kubaba’nın Nebukadnazer’in askerileri tarafından gövdesinden ayrılan başı 2620 sene sonra Afşin’de ortaya çıkmıştı. Zarfın üstüne hangi hikayeyi yazarsanız yazın, mazruf başarısızlıkla sonuçlanmış bir tarihi eser kaçakçılığına götürüyordu akıl sahiplerini. Beni bu kuvvetli şüpheye sevk eden hikayedeki tutarsızlıkları sıralamak isterim.

Birincisi yedi düvelden onlarca uzman arkeoloğun yıllar süren çabalarına rağmen bulamadığı Kubaba’nın kayıp başının çocuklar tarafından orta yerde dururken bulunmuş olması hiç inandırıcı değil. Muhtemelen 1919 ile 2012 yılları arasında kazı alanının kapalı olduğu dönemde kaçak kazı ile bulundu kayıp baş. Eseri evime taşıdım diyen kişinin beyanlarını doğru kabul etsek bile eser bugün kim olduklarını bilemediğimiz bir grup tarafından kaçak kazılarla ortaya çıkmış olmalı. Eserin belki değerini bilemediler, belki gelire dönüştüremeyeceklerini düşündüler, belki de taşıyamadılar. Bir şekilde alanda açıkta bıraktılar ve çocuklar buldu. En olumlu senaryo böyle olabilir.

İkincisi tuhaflık stel parçasının yabancı bir kadına teslim edilmesi. O tarihte hiçbir köylünün yanında devlet yetkilisi olmayan bir yabancıya, herhangi bir kazı çalışmasının devam etmediği bir dönemde, böyle bir eseri teslim edeceğini zannetmiyorum. En kötü durumda muhtara veya jandarmaya bilgi verirlerdi. Anlatının o kısmı da çok şüpheli. Tüm beyanlar doğru kabul edilirse o yabancı kadının şebekenin üyesi olarak sağlam bir role büründüğü, uygun bir zamanda eseri Karkamış’ta ele geçirip Afşin’e uzanan yolculuğu başlatan kişi olduğu kabul edilecektir.

Üçüncüsü ve en absürt olanı kayıp başın, 1992 yılında Beyceğiz Mahallesi’nde bir altyapı çalışması sırasında bulunarak EÜAŞ Afşin lojmanlarına getirilmiş olmasıdır. Beyceğiz ve Gözpınar’ı bilmeyenler buradaki tutarsızlığı tam farkına varmayacaklardır. Beyceğiz, Afşin’in merkezi bir mahallesi olup Gözpınar mahalle içinden çıkan kuvvetli bir tatlı su kaynağıdır. Bütün Afşin’in gözünün önünde olan bir yerdir. Tenha bir yer olmayıp etrafında yerleşim vardır. Gece gündüz o dönemler şehir sakinlerinin uğrak yeridir. Kubaba’nın 69*56*41.5 cm boyutlarında ve kayıtlarda belirtilmediği için ana heykelle mukayese ederek 250 kg civarında ağırlığa sahip olduğunu tahmin ettiğim başının Karkamış’tan getirilip oraya kimseler görmeden gömülmüş olması çok olası değil. Gömüldü diyelim, çıkan eserin o tarihte götürüleceği son yer EÜAŞ lojmanlarıdır. Belli ki Gözpınar’da altyapı çalışması sırasında çıktı diyenler bölgede benzer bir hikaye hatırlıyordu.

Afşin Gözpınar’da 1980’lerde çıkan ve Kahramanmaraş Müzesi’ne taşınan heykeller

Zira bugün Kahramanmaraş Müzesi’nde sergilenen ilimizde bulunan Roma dönemine ait en büyük mermer heykeller gerçekten Gözpınar’da 80’li yıllarda yapılan bir altyapı çalışması sırasında bulunmuştu. Afşin önemli bir Roma şehri olan Arabissus’un üstünde kurulu idi. Sütunlar, mil ve mezar taşları şehrin her yerinde idi. Kazdığınızda mutlaka birşeylere denk geliyordunuz ama bu ölçüde ve ince işçilikli eserler sadece Gözpınar’da çıkmıştı. Heykeller o dönem önce kaymakamlık bahçesine sonrasında ise Kahramanmaraş müzesine nakledilmişlerdi. Bu iki heykel bugün müzenin en görkemli klasik çağ eserleri arasında yer alırlar. 80’lerde altyapı çalışması ile çıkan tarihi eserler bile ilgili kurumlar tarafından koruma altına alınırken 90’larda aynı yerde yapılan bir başka kazıda çıkan eser neden ilgisiz bir kurumun lojmanına taşınmış olsun?

O dönem bu kara taş bu lojmana nerden geldi sorusuna hem iyi niyetle hem de kötü niyetle verilecek en rasyonel cevap Gözpınar olacaktı. İyi niyeti sayesinde o eserin Gözpınar’dan çıktığına şahit olmayan birisi daha önce bölgeden çıkan heykelleri biliyorsa bu heykelin de ordan çıktığına inandırılmış olabilir. Kötü niyetli birisi için de aynı gerekçe ile Gözpınar, geçmiş hikayeye vakıf her Afşinli’nin inanabileceği bir yalanın demir atacağı sağlam bir limandı.

Asurolog George Smith bu hiyeroglifleri gördüğünde heyecandan bayılmıştı

Bence esas sorulması gereken soru Tanrıça Kubaba’nın kayıp başının Afşin EÜAŞ lojmanlarına ne zaman ve nasıl geldiği değil, Karkamış’tan ne zaman ve nasıl çıktığıydı. Sadede gelip tahminimi söyleyeyim. Karkamış Kazı alanına çok yakın konumda olan Karkamış Barajı ve HES 1996-2000 yılları arasında inşa ediliyor. 2000 yılında HES EÜAŞ tarafından işletilmeye başlanıyor. Kubaba’nın kayıp başının, EÜAŞ Afşin Lojmanlarına 1992 yılında Gözpınar’da devam eden bir altyapı sırasında çıkarılıp getirilmesi pek akla yatmıyor. EÜAŞ bünyesinde faaliyet gösteren hem Karkamış HES’e hem de Afşin lojmanlarına erişimi bulunan birileri tarafından getirilmiş olması akla ve hayatın olağan akışına çok daha yatkındır. Bunu yapan beyaz şapkalı bir yabancı kadın mı, yoksa siyah şapkalı bir yerli erkek mi bilmiyoruz. Absürt ve üzerine gidilmemiş ifadeler var. Şurası kesin. Kubaba’nın kayıp başı bir kaçakçılık girişimi ile Karkamış’tan Afşin’e ulaştı. Muhtemelen yurtdışına çıkarmak istiyorlardı eseri. Afşin’i özel olarak seçmişlerdi belki de. A Santrali sürekli revizyon görüyor, B Termik Santrali de o dönemler inşa ediliyordu. Yurtdışından gelen çok fazla tır vardı. Belki onlar üzerinden bir sevkiyat planı yapıyorlardı. Sonuca baktığımızda planları her ne ise hayata geçirmeleri mümkün olmadı. Vatanperver birkaç kişiye denk geldiler belki de. Eser ellerine ayaklarına dolanmaya başladı. Her ne kadar bugüne kadar şahitler ortaya çıkmasa da görenler sormaya başladı belki de bu nedir diye. Bu durumda belki de son çare yine götürüp bitmeyen çalışmaları sırasında eseri Gözpınar’dan çıkarılmış olarak gösterdiler veya böyle bir tatlı yalan uydurdular. Hepsi birer muamma. Bu yazıdan sonra konuya dair bilgi sahibi olanların şahitliğiyle bilgiler zenginleşecektir. Belki de Kubaba’nın kayıp başının Afşin EÜAŞ lojmanlarına gerçekten ne zaman ve nasıl ulaştığını, oraya gelmeden önce Gözpınar’da mola verip verip vermediğini, verdiyse onu oraya kimin ne zaman gömdüğünü öğreneceğiz.

Tüm bu kaçakçılık şüphelerinin bir varsayımı var. Kayıp başın 1978’de Karkamış’ta bulunduğu bilgisinin doğru olduğu. Bu bilgi doğruysa Afşin’de yazılan hikaye kesin şekilde yanlış oluyor. Eğer olayın Karkamış ayağındaki anlatı bir defineci rüyası ise veya ilgili anlatıda bahsi geçen eser Kubaba’nın başı değil de başka bir eser ise olay daha da girift bir hal alacak ve Afşin’deki hikayenin her ne kadar hala absürt olsa da çok düşük bir ihtimalle doğru olma olasılığı gündeme gelecektir. Bu durumda Kubaba’nın kayıp başının 1992’de Gözpınar’da bir kazı sırasında çıktığını doğru kabul edersek ne zaman gömüldüğüne cevap bulmamız gerekecek. Belki de -daha önceki heykeller gibi hiç şüpheye mahal bırakmadan- sıkışmış toprakta binlerce sene gömülüymüş gibi bulduk diye şahitlik edenler olacaktır. İşte o zaman Nebukadnezar’ın askerleri tarafından kesilen başın bir daha gövdesiyle birleşemesin diye binlerce sene önce Afşin’e taşınmış olabileceği şüphesi kafamı kurcalamaya başlayacaktır. İşte o zaman bu uzun soluklu hikaye bir tarihi eser kaçakçılığından çıkıp Babil ordularının Afşin’e uzanan bir serencamına dönecek ve yeniden yazılmaya başlanacaktır.

Yazımı Tanrıça Kubaba steli arkasında yer alan yazının Hasan Peker tarafından 2018 yılında İngilizce olarak yayınlanan en kapsamlı ve güncel çözümlemesinin tarafımca yapılmış Türkçe çevirisiyle tamamlamak istiyorum.

“[Ben Hükümdar Kamani], Karkamış (ve) Melid’in Hükümdarı.
Bey Astiru’nun oğlu, Bey Isarwilamuwa’nın torunu, Sangara’nın [torun çocuğu].
[Karhu]ha ve Kubaba’nın gözdesiydim. Bana hilafeti verdiler.
Benim için babamın (ve) dedemin ülkesine […] yaptılar.
Hükümdarlığımda bana [… …] görkemli ev(ler) […] yaptılar.
Kubaba’nın tapınağını […] inşa ettim.
Heykelimi (onun) önüne diktim.
Pinate kalelerini Karkamış’a bağladım.
Harap olmuş yerleri (yeniden) ihya ettim.
[…] Karkamış’ın Kraliçesi Kubaba için,
Ben, Hükümdar Kamani, onurlandırılmış bir bölge yarattım.
Krallar ve Bey(ler) ona dua etmek için içeri girecekler.
[ve onun için] […] ile […] ilan edecekler.
Bu kutsala kötü niyetle karşı gelen,
veya (bu eser) başka birine geçer de,
onu (kendi) yazı yeri olarak kullanmak üzere alan,
ve Kamani’nin […] ile […] yapmayan,
veya bu buyrukları dinlemeyen,
ona karşı 100 Kistara’nın Kubaba’sı davacı olsun.
Ve onun [için] ziyafetini […].

KAYNAKÇA

Alexander Drummond; Travels through different cities of Germany, Italy, Greece, and several parts of Asia, as far as the banks of the Euphrates; 1754

James Fraser; Reviwing Kubaba, British Museum Magazine; Spring/Summer 2021

Nicolò Marchetti, Hasan Peker; The Stele of Kubaba by Kamani and the Kings of Karkemish in the 9th Century BC; 2018

Strahil V. Panayotov; George Smith’s Identification of Karkemish: From the Account of His Assistant Mathewson; 2014

Carchemish Report on the Excavations at Jerablus on Behalf of the British Museum; I, II, III; 1914 -1952

Tıkla. Paylaş. Destek Ol.

Yusuf Köleli

Şeyma'nın eşi, Bilal ve Barış'ın babasıyım. Endüstri Mühendisiyim. Küçük şehirleri severim. Tarih ve arkeolojiye meraklıyım. Maraş'ı yürüyerek, bisiklet üstünde, yamaç paraşütüyle ve yüzerek keşfetmeye çalışıyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir