Von Moltke’nin 1835-1839 Tarihli Mektuplarında Maraş, Pazarcık, Göksun ve Elbistan

Count Helmuth (Carl Bernhard) Von Moltke
Von Moltke’nin Otoportresi

Moltke, bugün Almanya sınırları içerisinde yer alan o dönemler Prusya İmparatorluğu’nun bir şehri olan Mecklenburg’da 26 Ekim 1800’de doğdu. Yine sonradan Almanya’ya bağlanacak olan Danimarka’nın Holstein kentinde büyüdü. 1811-1817 tarihleri arasında Kopenhag’da harbiyeye devam etti. 1818’de kraliyet mahkemesinde görev yaptı. 1819-1822 yılları arasında Danimarka ordusunda teğmen olarak çalıştı. 1823’de Prusya ordusuna katıldı. 1832’de Prusya Genel Kurmay Başkanlığında görev yapmaya başladı.

Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesinin ardından Osmanlı İmparatorluğu tarafından yeni ordu kurma çalışmalarında eğitmen ve danışman olarak görev yapmak üzere 1835’de Türkiye’ye davet edildi. Kısa süreliğine gelmiş olmasına rağmen Osmanlı’daki görevi uzatılan Moltke, tam dört yılını payitahtta ve Anadolu’da geçirdi.

Türkiye görevinin ardından Prusya Ordusu’nda pek çok vazife icra etmiştir. 1858-1888 arasında tam otuz yıl Prusya Genel Kurmay Başkanlığını yürütmüştür.

24 Nisan 1891’de Berlin’de vefat etmiştir.

Helmuth Von Moltke’nin Eserleri

Von Moltke şahit olduğu savaşları ve görev yaptığı yerlere ilişkin gözlemlerini büyük maharetle derlemiş ve kitaplara dönüştürmüştür. Entellektüel kişiliği sayesinde ölümünün ardından bıraktığı pek çok not, mektup ve taslak başlı başına kitap olarak yayınlanmaya devam etmiştir.

  • İki Arkadaş (Öykü) – 1827
  • 1835-1839 Yılları Arasında Türkiye’deki Durum ve Olaylar Hakkında Mektuplar – 1841
  • 1828-1829 Yıllarında Balkanlar ve Rumeli’de Ruslar – 1854
  • Polonya: Tarihi Bir Bakış – 1855
  • Rusya’dan Mektuplar – 1877
  • 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı – 1877
  • 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı – 1891
  • Moltke’den Annesi ve Kardeşlerine Mektuplar – 1891
  • Askeri Çalışmalar – 1892
  • Moltke’den Gelini, Eşi ve Diğer Akrabalarına Mektuplar – 1894
  • Moltke’den Eşi ve Diğer Akrabalarına Mektuplar – 1896
  • Kuzey Amerika: Ekonomi ve Politikasını Anlamak – 1903
  • Büyük Savaş’ın Eşiğinde Hatıralar, Mektuplar ve Belgeler – 1922

Bize Destek Olun

Maraş hakkında bilgi çoğalsın için uzun uğraşlar sonucunda hiçbir beklenti içinde olmadan bu eserleri sizlere sunuyoruz. Yazımızın giriş kısmı ya da kısa özeti alınıp, tamamı için bu sayfaya bağlantı verilerek kullanılabilir. Yazının tamamının referans verilse dahi başka sitelerde kullanılması hem bizim yeni eserler ortaya koyma şevkimizi kıracak hem de fikri haklarımızı ihlal edecektir.

Beğendiğiniz yazıları paylaşarak, tanıdıklarınıza önererek ve Maraş Avucumda’yı sosyal medyada takip ederek bize destek olabilirsiniz. Metinde geçen yer ve olaylarla ilgili varsa malumatlarınızı yazının altına yorum olarak eklemeniz içeriği daha da zenginleştirecektir.

Her zaman olduğu gibi seyyahların yazdıklarını savunmak ya da eleştirmek için yapmıyorum çevirileri. Maraş’ın doğal ve kültürel hazinelerine ilişkin detaylı tasvirler içeren bu kitaplardaki bilgileri kitaba erişemeyen, yabancı dilde okuyamayan meraklılara ve araştırmacılara sunmak öncelikli amacım. Bir diğer amacım da haklarında çok az bilgi bulunan  birkaç yüzyıl önce bilinmeyen sebeplerle ortadan kaybolan bazı tarihi eserlerin akıbetlerine ilişkin ipuçları bulmak.

Osmanlı’nın son dönemlerinde çoğu zaman ferman ve izinlerle ellerini kollarını sallayarak gezen seyyahların hakkımızda o dönemler iyi yada kötü ne yazdıklarının bilinmesi de faydalı olacaktır. Unutmayalım ki biz bu kitapları okumasak bile dünyanın birçok kütüphanesinde bu kitaplar okunuyor. Hatta telif hakkı ortadan kalkan birçok eser internet ortamında serbest şekilde paylaşılıyor.

Her zaman olduğu gibi kendi görüşlerimi dipnotlarda ya da parantez içerisinde eğik harflerle belirttim. Elimden geldiğince anlamda kaymaya sebep olmadan düz bir çeviri yapmaya çalıştım.


1835-1839 Yılları Arasında Türkiye’deki Durum ve Olaylar Hakkında Mektuplar

Moltke’nin 1835-1839 yılları arasında Osmanlı’da askeri danışman ve eğitmen olarak görev aldığı yıllarda başta annesine, annesinin ölümünün ardından babası ve tüm akrabalarına ve ordudaki arkadaşlarına yazdığı 67 mektuptan oluşan bir kitaptır. Kitap tamamen Türkçe’ye çevrilmiş olup, yayınevlerinden temin edilebilmektedir. Ben telif ödememek için kitabın orijinal telifsiz Almanca baskısını bilgisayar yardımıyla neredeyse hatasız şekilde İngilizce’ye oradan da Türkçe’ye çevirdim. Bu çeviride bilgisayar tarafından Almanca-İngilizce çeviri sırasında düşük ihtimal de olsa meydana gelen hatalardan kaynaklı kusurlar bulunabileceğini belirtmekte fayda var.

Moltke’nin kitapta Maraş’ı anlattığı 3 mektup, 1839’da Nizip’te yaşanacak olan Mısır ve Osmanlı Savaşı’nın hazırlıkları için yapılan seyahatlar esnasında yazılmıştır. Kitaplarında kendi çizimlerine de sıklıkla yer veren Moltke’nin, Maraş’a ilişkin herhangi bir çizimi ile karşılaşmadım.

Malatya ve Aspuzu – Toroslardaki Geçit – Maraş
28 Mart 1838, Maraş

Paşa’dan aldığım talimat üzerine ayın 23’ünde öğleden sonra hizmetkarım Tatar Ağa, yüklü bir sürücü ve bir de yedek attan oluşan mütevazi bir kafile ile Suriye sınırına doğru yola koyuldum. Etrafı yüksek karlı dağlarla çevirli geniş Harput platosundan Fırat‘a ulaşan derin vadileri izleyerek alçalıyorduk. Gece, kanyonun içinde keşfettiğimiz küçük bir Kürt köyündeki misafirperver bir sığınak bulduğumuz için bizi şaşırtmıştı.

Şafak sökmeden önce dik bir tepeden aşağıya Türklerin Murat dediği Fırat’a doğru atlarımızı mahmuzladık. Tam bu noktada Torosların birçok uzantısından bir tanesini delip geçen Fırat’ın genişliği, 250-300 adımdan 80 adıma düşüyodu. Fırat, kardan taç giymiş dağlar arasında fırlatılmış bir oku andırıyordu.

İsoğlu‘nda (İzollu/Malatya) akıntıyı aştık ve Malatya‘ya ulaştık. Çatı değil toprak damlı 5000 kerpiç evden oluşan büyükçe bir şehirdi burası. Cami ve hamamlar bile kerpiçle örtülüydü. Avlular kerpiç duvarlarla kaplıydı. Tüm şehir grinin aynı tonuyla boyanmış gibiydi. Pencere camları yerkürenin bu bölgesinde henüz icat edilmemişti.

Malatya’da yazın kimseyi bulamazsınız. Herkes iki saat uzaklıktaki elma, kayısı, ceviz ve incir ormanları arasındaki 5000 evden oluşan Aspuzu‘ya (Bugünkü Battalgazi) taşınır. Düz, beyaz gövdeli, ince kavak ağaçları şehirdekii minareler gibi bu ormanın üstünde yükselir. Devasa dağdan kaynayan billur sular tüm sokaklarda akar.

26’sında katırları yükledik ve yola devam ettik. Dar bir gediğin kenarında yürüyen hayvanları mahmuz ve dizginlerle rahatsız etmeden sürüyorduk. Torosların kayalıklarla kaplı tehlikeli zirvesinden alçalarak bir dağ yamacına kurulmuş Erkeneh isimli köye ulaştık. Çok derinde köpüürerek akan dere geçit vermiyordu. Siyah kayalardan aşağıya inmemiz de güçtü. Belveren Köyü’nde alçak bir dağ sırtı Akdeniz ve Arabistan havzalarındaki su setini oluşturuyordu.

Dünkü yüksek tepelerde kar ve yağmur altında yorucu sürüşün ardından Maraş‘ın geniş ve yayılmış düzlüklerine akşam üzeri inince manzara birdenbire değişmişti. Söğütlerin ilk yaprakları açmış, yeşilin en güzel tonları iki gümüş derenin kıvrıla kıvrıla aktığı geniş arazileri ve çayırlıkları kaplamıştı. Allah’ın altın güneşi şehrin üstünde ışıldarken, ağır ve kalın bulutlar Gavur Dağları‘nın karlı tepeleri üstünde asılı duruyordu.

65 saatlik yolculuğun ardından bugün istirahat günü. Dün sırılsıklam, neredeyse yarı donmuş haldeyken  ulaştığım bu şehirde, Türk hamamında kendimi yeniledim. Bugün evraklarımı hazırladım, bana redif taburunu gösteren Paşa ile birlikte at sürdüm. Sana bu mektubu bir Ermeni bankerin avlusunda çiçek açan badem ağaçlarının altında fokurdayan bir çeşmenin yanında yazıyorum.

Türkmen Kampı – Fırat’ın Ortası – Rumkale – Birecik – Urfa

6 Nisan 1838, Urfa

Maraş’tayken çok yakınında bulunduğum Suriye yerine atımın dizginlerini tekrar Fırat’a isteksizce sürdüm. Martın 29’unda rota üzerinde hiçbir köy ve evin olmaması nedeniyle aynı at ile 18 saatlik bir sürüşüm oldu. Toplam 2000 çadırdan oluşan Atmalı, Kılıçlı ve Sinemilli isimli 3 Türkmen aşiretinin bir arada konakladığı geniş Pazarcık Ovası’ndan geçtik.

Maraş Paşası Süleyman, benden önce Sinemilli Ağası‘na bir haberci yollamış, her türlü izzet ve ikramın eksik edilmemesi gereken bir Gavur‘un geleceğini bildirmiş. Yeşil çeltik tarlaları ve düz tepeler üzerinde birkaç saat ilerledikten ve Akdere‘yi (Aksu) aştıktan sonra küçük köyler halinde öbeklenmiş çadırları, dağ eteklerinde ve ovada bulduk. Kürt reisinin çadırını zorda olsa bu kalabalık içerisinde bulabildik. Neredeyse 100 fit(30 metre) uzunluğunda ve yarısı genişliğinde devasa bir çadırdı. Ağarmış sakalı, saygıdeğer görünüşü ve sıradan kıyafetleri ile yaşlı Kürt Ağası beni çadır girişinde karşıladı. Diğer çadırlar gibi kara keçi kılından yapılan çadırın içi, kısa sazlıklarla misafirlerin, kadınların, atların, develerin, ineklerin ve keçilerin ayrı ayrı barınmasına olanak sağlayan odalara bölünmüştü.

Çadırın ortasında heybetli bir ateş yanıyordu. Kürtler her zaman ormanlara yakın yerde yaşarlar. Aksi takdirde kışları en az bizimki kadar sert ve uzun geçen bu bölgede hayatta kalmak mümkün değildir. Ağa’nın varlığı ve ikramı ataerkil görünüyordu. Bana ekmek, bal, süt ve peynir ikram etti. Ben yerken hep ayakta bekledi ancak söylememle oturdu. Başka yerde bulamayacağınız güç ve kudrete sahip bu adam 600 aileyi yönetiyordu.

Tehlikeli dağ yolları ve kabarmış akıntılar arasında 20 satlik ilerleyişin ardından Fırat’ın üstündeki kayalığa konmuş eski zaptedilemez bir kale olan Gerger‘e ulaştık.

Konya’ya Seyahat – Erciyes ve Kayseri – Karacehennem – Konya – Kilikya Geçitleri – Tomarza Piskoposu – Afşar Prensi

3 Kasım 1838 Malatya

Bu mektubun başında Moltke, Tomarza piskoposu ile Avşarlar, Ermeniler ve iltizam sistemi hakkındaki sohbetini anlatır. Tomarza’dan sonra Elbistan’a yönelir.

Ertesi gün Ekrek‘e (Köprübaşı/Bünyan) ulaştım. Kaya tabakaları yatay uzanıyordu burada. Yağmurlarla birlikte bu tabakaların arası zamanla boşalmış ve insanlar ve hayvan sürüleri için doğal bir barınağa dönüşmüştü.

Ekrek’teyken, Maraş Valisi Süleyman Paşa‘nın Albistan(Elbistan) yolundaki en yakın köy olan Gögsun‘da (Göksun) olduğunu öğrendim. Neredeyse 22 saat sürecek zorlu dağ yollarında arada hiçbir barınabileceğim köy ve sığınağın olmaması nedeniyle mevcut atlarla aynı güne ulaşmam mümkün değildi. Neyseki orada haşmetli Avşarların bulunması benim için büyük şanstı. Bir önceki günü Ermeni piskoposun çatısı altında geçirmiştim. Bir sonraki günü de Türkmen prensin (Göksun yakınındaki avşarları kasdediyor) çadırına saklayacaktım.

Süleyman Paşa, acele etmem konusunda haber salmıştı. Topraklarında yazı geçiren 2000 atlıya hükmeden Osman Bey‘in en genç ve aynı zamanda sekizinci oğlunu evlendirdiğini, düğün merasimine yetişmemi söylüyordu. Bundan daha iyi bir teklif olamazdı herhalde.

Müslümanlar, yabancıları karşılama töreninde bulunmak istemezlerse, gelişlerinde ibadete başlarlar ve inanmayan yabancının önünde ayağa kalkmak zorunda kalmazlar. Müzikle karşılandıktan sonra Osman Bey‘i kara keçi kılı çadırında Kabe‘ye karşı diz çökmüş halde buldum. Güzel ipek minderler seriliydi etrafta. Geniş bir ateş çadırın ortaında aleyleniyordu. Çadırın önünde yere çakılı kazığa  alışıldık biçimde dört ayağından bağlanmış atı duruyordu.Atın koşumları geceden beri çözülmemişti. Soğuk havadan hayvanı koruyan tek şey, çul denilen keçeden yapılmış geniş bir battaniye idi. Atların geri kalanı etrafta özgürce koşturuyorlardı.

Kendimi dinlenmiş hissettiğim sırada Bey geldi ve beni nazikçe selamladı. Kahve ve düdük sesleri her ziyaretin başlangıcında bulunan sessizliği bozdu. Ağa geldiğim yeri, vatanımı sordu. Sanki ayda yaşıyormuşum gibi, “Dünya’ya meteor düşecek mi?” diye sordu. “Sizin oralarda deniz var mı? – Evet.” “Kışın yürüyor musunuz? Sizin oralarda tütün yetişiyor mu? – Tütünü genellikle Yeni Dünya’dan (Amerika) alırız.” “Atların kulağını ve kuyruklarını kestiğiniz doğru mu? – Sadece kuyruklarını keseriz.” “Su kaynaklarınız her yerde akıyor mu? – Evet. Donmamışlarsa.” “Develeriniz var mı? -Evet ama sadece para için.” “Limon yetiştirir misiniz? -Hayır.” “Bir sürü sığırınız varmış? – Hayır.”

Neredeyse güneşin bizimle birlikte parladığını dahi soracaktı ama şaşırmış bir edayla “Allah! Allah!” dedi. Bu nida, öncesinde benim ülkemin sadece kutup ayılarına uygun bir yer olduğunu düşündüğüne işaretti.

İçinde bulunduğumuz çadır Bey’in misafir odasıydı. Türkmenlerin normalde kışlık çadırları, keçe ve uzun kılıflarla kaplanmış halde daha küçük ve fırın şeklinde; dairesel kafes duvarlar, bir aydınlatma kubbesi, dikkatlice oluklanmış çubuklardan oluşurdu. İçine bir mangal koysanız, kısa sürede hamama dönerdi.

Prenslere layık akşam yemeği, süt, pirinç, peynir ve ekmekten oluşuyordu. Adabı muaşeret gereği sofra önümde kurulmuştu. Yere bir deri serildi. Tahta kaşıklar üstüne bırakıldı. Tüm ahali toplandık. Bey yanıbaşımıza oturdu ve biz başalamadan yemekten tek lokma almadı.

Yemekten sonra bale (düğün töreni) başladı. Berlin Operası‘ndan daha eğlenceli görünüyordu. En azından daha hoş biçimde sahneleniyordu. Anlatmaya çalışayım.

Ön planda geniş çayırlıklar, geri planda karlı tepeleriyle dağlar, yukarıda pürüzsüz kıvrımlarıyla yeni ayın hilali, ortada ise lambalar yerine ladin gövdelerinin kuvvetli ateşi duruyordu. Orkestra geniş bir davul ve iki tulumdan oluşuyordu. Karışık bir izleyici grubu vardı. Bizden başka sığırlar ve develer de aramızdaydı. Uzun tuhaf boyunlarını kısa çadırların üzerine uzatıyorlardı. Ateşin etrafında genç ve zinde bir erkek geniş Türkmen kıyafeti, başında türbanı, kemerinde bıçak ve tabancasıyla, tüm uzuvlarını kullandığı mükemmel figürler ile dans etmeye başladı.

Aniden karanlıktan ikinci bir kişi çıktı ve ilk dansçıyı yakalamaya çalıştı. Saldırılan kişi ateşin etrafında son sürat sallanarak eziyetten kurtulmaya çalışıyordu. Derken kaçan kişiniin yoldaşları yardımına yetişti ve saldıran dansçıyı hep beraber kovalamaya başladılar. Havada bazen öfke rüzgarları esse de genellikle neşe hakim geliyordu. Derken ilk iki kişi birbiri yakaladı ve izleyenlerin gürültülü tezahüratları arasında tüm güçleriyle güreşmeye başladılar. Her halukarda bu balede iki üç saat boyunca dans etmeniz için çok kuvvetli bir bünyeye sahip olmalısınız.

Bu Türkmenleri sevmiştim. Cömertliklerinden gelen doğal bir incelikleri vardı. Çadırımızın içindeki kalabalıktan sadece birkaç battaniye ve beyaz çarşaftan oluşan sıradan yatağım bana garip görünüyordu.

Ertesi gün şafakta yola koyuldum ve akşam üzeri Süleyman paşa’nın kamp kurduğu Göksun‘a ulaştım. Hava çoktan karardığı için Paşa beni karşılamaları için Ağa’nın birkaç meşaleli adamını yollamıştı. Dostane karşılamanın ardından ertesi gün Paşa beni ziyaret etti. Uğurlama sırasında ise güzel bir Türkmen atı hediye etti. Karşılığında ben de kendisine bir çift tabanca sundum.

Küçük Asya’nın mevcut haritaları ülkenin gerçek coğrafyası hakkında herhangi bir fikir vermiyordu. Ekrek’ten yüksek dağların üstünde seyahat etmeyi umarken, karla kaplı tepeler arasında sanki doğanın insanlara bir hediyesiymiş gibi duran batıdan doğuya doğru uzanan geniş düzlüklerde karşılaşmıştım. Bu düzlükler, görkemli kavak ve meyve ağaçlarıyla kaplı, bir sürü köy ve tarlanın bulunduğu bir ovada kurulmuş, şirin bir kasaba olan Albistan veya El-Bostan’a kadar uzanır. Şehrin arkasında, siyah kayalıklarının üzerinden beyaz kubbe ve minarelerin izlenebildiği yalçın Şer Dağı (Şar Dağı) yükselir.

Çok özel şartlar içerisinde gerçekleştiriğim seyahatimde herhangi bir Avrupalı’nın bugüne kadar ayak basması mümkün olmayan yerleri görme fırsatım oldu. Askeri refakatçi olmadan veya Karsan Dağı (?) gibi ordu gerisinden girilebilecek yerleri gördüm. Bu şekilde nadiren bir araya gelen şartları etkin kullanarak şu ana kadar ülke içinde 700 mil (1120 km) yol katettim.

Facebook Yorumları
Bilgi paylaştıkça güzel...

Yusuf

Şeyma'nın eşi, Bilal'in babasıyım. Endüstri Mühendisiyim. Küçük şehirleri severim. Tarih ve arkeolojiye meraklıyım. Maraş'ı yürüyerek, bisiklet üstünde, yamaç paraşütüyle ve yüzerek keşfetmeye çalışıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir