Charles G. Danford’un 1879 Tarihli Notlarında Maraş’ta Yaban Hayatı

IBIS Dergisi ve Charles G. Danford

İngiliz Kuşbilimciler Topluluğu tarafından 1859 yılından günümüze kadar 3 ayda bir yayınlanan IBIS dergisinin 1880 yılının dördüncü sayısında, Anadolu’da o dönemler yaşayan memeliler ve kuşların varlığı hakkında bir makaleye yer verilmiştir.

İngiliz zoolog Charles G. Danford’un 1878-1879 kışında Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan 5 aylık gezisine ilişkin seyahat notlarından oluşan makalede geniş şekilde Maraş, Pazarcık, Elbistan ve Afşin’e de yer verilmiştir.

Günümüzde bir kısmını Anadolu’da göremeyeceğimiz hayvanlara ilişkin gözlemleri barındıran makaleyi meraklıları için Türkçe’ye çeviriyorum.

Bize Destek Olun

Maraş hakkında bilgi çoğalsın için uzun uğraşlar sonucunda hiçbir beklenti içinde olmadan bu eserleri sizlere sunuyoruz. Beğendiğiniz yazıları paylaşarak, tanıdıklarınıza önererek ve Maraş Avucumda’yı sosyal medyada takip ederek bize destek olabilirsiniz.

Metinde geçen yer ve olaylarla ilgili varsa malumatlarınızı yazının altına yorum olarak eklemeniz içeriği daha da zenginleştirecektir.

Yazımızın giriş kısmı ya da kısa özeti alınıp, tamamı için bu sayfaya bağlantı verilerek kullanılabilir. Yazının tamamının referans verilse dahi başka sitelerde kullanılması hem bizim yeni eserler ortaya koyma şevkimizi kıracak hem de fikri haklarımızı ihlal edecektir.

Her zaman olduğu gibi seyyahların yazdıklarını savunmak ya da eleştirmek için yapmıyorum çevirileri. Maraş’ın doğal ve kültürel hazinelerine ilişkin detaylı tasvirler içeren bu kitaplardaki bilgileri kitaba erişemeyen, yabancı dilde okuyamayan meraklılara ve araştırmacılara sunmak öncelikli amacım. Bir diğer amacım da haklarında çok az bilgi bulunan  birkaç yüzyıl önce bilinmeyen sebeplerle ortadan kaybolan bazı tarihi eserlerin akıbetlerine ilişkin ipuçları bulmak.

Osmanlı’nın son dönemlerinde çoğu zaman ferman ve izinlerle ellerini kollarını sallayarak gezen seyyahların hakkımızda o dönemler iyi yada kötü ne yazdıklarının bilinmesi de faydalı olacaktır. Unutmayalım ki biz bu kitapları okumasak bile dünyanın birçok kütüphanesinde bu kitaplar okunuyor. Hatta telif hakkı ortadan kalkan birçok eser internet ortamında serbest şekilde paylaşılıyor.

Her zaman olduğu gibi kendi görüşlerimi dipnotlarda ya da parantez içerisinde eğik harflerle belirttim. Elimden geldiğince anlamda kaymaya sebep olmadan düz bir çeviri yapmaya çalıştım.

Yazınınüstündeki resim derginin kapağı ve içinde yer alan kuş çizimlerinden oluşmaktadır. Dergide onlarca kuş çizimi bulunmasına rağmen hiçbiri Maraş’a ait değildir.

Küçük Asya’nın Kuşlarına Dair

Rodos’tan gemi ile Mersin’e gelen yazar Adana ve Osmaniye’yi anlattıktan sonra öyküsüne Maraş ile devam eder. Bu bölümde kesin bir tarih belirtilmese de metnin bağlamından, yazarın Maraş topraklarındaki ilk gezisini 1879 Ocak ayının son haftası ile şubat ayının ilk haftası arasında yaptığı  anlaşılıyor.


Bahçe’den Maraş’a uzanan iki yoldan kısa olanı kar nedeniyle kapalı olduğundan, Pylae Amanides (Amanos Geçidi) olarak bilinen geçidin yer aldığı uzun yolu takip ettik.

Doğu yamaçlarında kardelen ve çiğdemlerin fışkırdığı tepelerin hemen altında bataklık içinde bir köy vardı. Burası Bazarcık (Pazarcık) ovası denilen bölgeydi. Kuzeyde dört saat uzaklıkta acınası durumda harap evleriyle Sarılar ve Gavur Gölü bulunuyordu.

Büyük kısmı uzun kamışlarla kaplı olan gölde yerli kayıkları kullanmadan açık sulara erişmek mümkün değildi. Her iki ucunda bulunan birer tane kürek ile hareket ettirilen bu kayıklar, kabuğu soyulmuş 20-30 fit (6-9 m) uzunluğunda tomruklardan oyularak yapılmıştı. Kötü bir el işçiliği ürünü olan sallar en küçük esintide bile içine su alıyordu.

Hatrı sayılır miktarda kamışı salın içine atarak kendimize kuru oturaklar oluşturduk. Yaklaşık çeyrek mil (400 m) kamışların arasındaki sığ sularda yüzeydeki ince buz tabakasını kırarak ilerledikten sonra rüzgar nedeniyle yüzeyi buz tutmamış derin sulara ulaştık. Buradaki manzara bizi daha da şaşırttı. Dört bir yanımızdan sayısız ördek havalanıyordu. Yerli ördek, kılkuyruk, kaşıkgaga, boz ördek ve çamurcun başlıcalarıydı. Su tavuğu ve küçük karabataklar sürüler halindeydi. Süzülen kartallar ördekleri boş yere ürkütüyordu. O kadar tembel ve doymuş görünüyorlardı ki tek bir tanesi bile bu avlakta bir tek kuşa saldırmadı. Bu kadar av kuşunu buraya çekecek özel bir beslenme yöntemi olmalı. Göl yüzeyindeki sayısız ölü ördek de bu durumun kanıtlarından biriydi.

Hugo Grothe, Danford’dan yaklaşık 30 yıl sonra Gavur Gölü sakinlerini fotoğrafladı.

Geride kalan adamlarımızda buldukları başka bir kayıkla bize yetiştiler ve birlikte uzun kamışlar arasındaki pasajdan ilerleyerek bir adaya ulaştık. Sarılar halkı bile burayı, ziyaret etmek için çok pis bir yer olarak anlatmışlardı bize. Burası, neredeyse su ile aynı seviyede, etrafı ördek kanatları ve balık kılçıklarıyla kaplı, hayal edebileceğiniz en antik balık kokusuna sahip son derece sefil bir toprak parçasıydı. Sekiz ya da dokuz tane kamıştan yapılmış kulübelerinde yaşayan ada sakinleri alışılmamış bir hayat sürdürüyorlardı. Aslında Gavur Gölü sakinleri, Prjevalsky’nin anlattığı Lobnor Gölü (Çin’in Uygur bölgesinde yer alan günümüzde kurumuş bir tuz gölü) sakinlerine o kadar benziyordu ki, Gavur Gölü’nde bir başlarına yaşayan bu az sayıdaki insanın Lobnorlulara benzeyen bir kabilenin arta kalanları olduğunu düşünmemek elde değildi.

Bize kalmamız konusunda ısrar etseler de kötü kokuya beş dakika dayanabildik ve adadan küçük kuşları aramak için ayrıldık. Havanın soğuk ve rüzgarlı olması nedeniyle sadece birkaç tane bıyıklı baştankara, çulha kuşu ve çalı bülbülü ile karşılaştık.

Gölden çıtıktan sonra, Ali Oğlu (Eloğlu. Bugünkü Türkoğlu) köyünü, çalılarla kaplı tepeleri ve Aksu çayını aştıktan sonra, yol bizi çıplak kırmızı yüzeyli, Torosların uzantısı olan Ahır Dağı eteğinde bataklık halindeki Maraş düzlüklerine ulaştırdı.

Gavur Dağları neredeyse dik bir açıyla bu dağlara ulaşıyor ve Aksu vadisi ile Ceyhan nehri vasıtasıyla bu dağlardan ayrılıyordu. Küçük Asya’nın birçok haritasında bu güneydoğu köşesi yanlış gösterilmiş. Örneğin Gavur Dağları ile Lübnan Dağları haritalarda bağlantısızmış gibi gösterilmelerine rağmen gerçekte her ikisi de aynı silsile içerisinde gibi görülmektedir. Antilübnanlar ise tepelerle Antep‘in kuzeyine kadar uzanmaktadır. Haritalar bu iki yükselti arasında Bazarcık Ovası bulunduğunu göstersede aslında burası küçük tepeler arasında hapsolmuş bataklığı andıran bir ovadır. Çalışmanın yapıldığı dönemde istikrarı ve düzeni tam olarak sağlanamamış bu bölgelerin hakimiyetini elinde tutan Derebeyleri, aynı zamanda haritalama işini zorlaştırıyor ve hatalara sebep oluyorlardı muhtemelen.

Maraş’ta gözlemleyecek pek birşey bulamasak da keskin nişancı tüfeklerimizi deneme fırsatı yakaladık. Güneydoğu istikametinde gölün diğer yakasına doğru hareket ettik. Orada kötü üne sahip olmalarına karşın bize dostça davranan Kızılbaşlar ile karşılaştık. Vaşağı andıran büyükçe bir tür olan sazlık kedisi buralarda sık görülürmüş. Biz de otlu bir düzlükten Antep’e ulaşmak için aşmamız gereken kalkerli bir tepeye tırmanırken bir tanesi ile karşılaştık.


Danford, makalenin devamında Antep, Birecik, Halfeti ve Rumkale’yi ziyaret edip tekrar Maraş’a döner.


28 Şubat 1879’da hatrı sayılır miktarda karın bulunduğu Ahır Dağı’nın dik yamaçlarına tırmanırken bulduk kendimizi. Dağın kuzeyinde kırmızı koyaklarda çam ağaçlarının arasında alçaldık tekrar. Zeytun’un devrimci Ermenileri’nin yaşadığı dört yanımızı kuşatan vahşi dağların manzarası büyüleyici idi. Felaket tellallarına göre Zeytunlular’dan beklenecek en hafif zarar soyulmak olacaktı. Bölgedeki nehir etrafında Türklere ait birçok mesken yağmalanmış ve yakılmıştı. Geriye kalanların sahipleri köprü ve geçitlerde gece nöbeti tutuyorlardı. Bugüne kadar Anadolu’da onca yolu sorunsuz aştığımız gibi burada da silahlı Avrupalıların bir tacizle karşılaşacağını düşünmedim.

İkinci gün olağanüstü bir manzarayla karşılaştık. Vadi dar bir geçite dönüştü. Her iki yakası ağaçlarla kaplı bu dar geçitin sonunda karlarla kaplı dağlar mavi göklere kadar yükseliyordu. Kepçe ile yığılıp inşa edilmişe benzeyen yol nehrin üstüne doğru yükselirken geçit o kadar daraldı ki, iki yakası birbirine kavuşacak gibiydi. Bu engeli aşmak için yol dik yamaçta zigzag çizmeye başladı ve bizi küçük bir köy olan Hacı Oğlu‘na (Hacınınoğlu) ulaştırdı.

Ur Keklik avlamak isteyen birisi Atlu, Sarpçukuru ve Berit gibi Ur keklik kaynayan tepelerle çevrelenmiş bu köyden daha iyi bir yeri dünyada bulamazdı doğrusu.

Ertesi sabah hava kötü olacağını erkenden haber veriyordu. Yakalı keklik arama niyetimizi iptal edip hızlıca yola koyulduk. Kah dar geçitlerden kah taşlı dere yataklarından geçerek tam zamanında başımızı sokacağımız birkaç Kürt kulübesi bulduk. Şafak sökünceye kadar devam eden kuvvetli kar fırtınası Elbistan‘a ulaşmamızı birkaç gün geciktirdi.

Bu küçük kasaba (ElbistanTchihatcheff‘in kitabına göre yabani koyunların bulunduğu Palanga Ovası‘na çok yakın bir konumda. Kısa bir araştırma ile bunun bir hayal olduğunu, bölgede yabani koyunların bulunmadığını öğrendik. Kendimizi birkaç kuş türünü gözlemleyerek, bu soğuk bölgede arşınlayarak ve Pyramus‘un (Ceyhan) pınarlarında alabalık avlayarak eğlendirdik. Bu pınarlardan en büyüğü kasabaya yarım saat mesafede bulunan bir kayanın dibinden çıkmaktadır. Diğerleri de birkaç yüz metre içinde bu kaynağa eklenince, Ceyhan dikkate değer bir derinliğe ve yaklaşık 20 – 30 metre genişliğe hemen ulaşmaktadır. Nehirde sayısız alabalık yaşıyor. Olta ile avladıklarımız ortalama yarım pound (230 gr) ağırlığındaydı. Ağ ile tuttuğumuz iki tanesi ise sırasıyla 2,3 ve 1,5 kg ağırlığındaydı. Nehrin aşağısına indikçe alabalıkların büyüdükleri ve ağırlıklarının 7 kg‘a kadar eriştiği söyleniyor. Az sayıda kırmızı beneğe sahip, üst kısımları koyu gri alt bölümleri ise kirli yeşilimsi sarı renkte olan büyük balıkların sebebini tam olarak anlayamasam da avlanması yasaktı. Bu balıklar sarı sülüklerin hışmına uğramazlarsa eğer deniz alabalıkları gibi kırmızı ete sahiptirler.

8 Mart’ta Elbistan’dan ayrılıp Binboğa Dağı eteklerinde bulunan bir günlük mesafedeki Yarpuz‘a (Afşin) vardık. Burada dikkate değer iki bulgu vardı. Birincisi Osmaniye’nin uzak bir köyünde çaldırdığımız dürbündü. O tarihten sonra birçok kuşu tanımlayamamamıştık. İkincisi ise eşsiz bir formda ve devasa boyutlarda olan bir erkek geyik türüne ait olduğu anlaşılan boynuz idi. Bunun ne kadar eski ve tam olarak hangi türe ait olduğu ise hala bilinmiyor.

Yarpuz’dan sonra yolumuz kuzeye Maragos‘a (Maravuz/Dağlıca) ve oradan antitorosları oluşturan iki dağ silsilesine doğru devam etti.


Danford, bu bölümden sonra yönünü Kayseri’ye çevirmiştir. Anadolu’nun kuşlarını incelediği yolculuğu 1879 nisanının sonuna kadar devam etmiştir.

Facebook Yorumları
Bilgi paylaştıkça güzel...

Yusuf

Şeyma'nın eşi, Bilal'in babasıyım. Endüstri Mühendisiyim. Küçük şehirleri severim. Tarih ve arkeolojiye meraklıyım. Maraş'ı yürüyerek, bisiklet üstünde, yamaç paraşütüyle ve yüzerek keşfetmeye çalışıyorum.

Charles G. Danford’un 1879 Tarihli Notlarında Maraş’ta Yaban Hayatı” için bir yorum

  • 29 Eylül 2018 tarihinde, saat 20:51
    Permalink

    Elinize sağlık. Harika bir yazı olmuş. Site genel itibariyle çok başarılı. Maraş ile ilgili bu kadar farklı bilgiyi okumak heyecan verici.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir