AfşinElbistanGöksunKültür-Sanat

Alman Hekimlerin 1909 Tarihli Maraş-Elbistan Yolculuğu

Güncelleme: 14 Nisan 2026

Aşağıdaki yazı, 19. yy sonlarından itibaren Anadolu’da azınlıklara yönelik faaliyet sürdüren Alman Misyonerlerin aylık yayını Gündoğumu dergisinde 1910 yılında yayınlanan “Elbistan Gezimiz” başlıklı makalenin tarafımca yapılan tercümesini içermektedir.

Maraş Alman Hastanesi‘nde görev yapan iki hekim ve bir hemşirenin Maraş’tan Elbistan’a uzanan, dönüş yolunun Afşin ve Göksun üzerinden olduğu seyahat coğrafi betimlemelerinin dışında özellikle iftar yemeği, Eshab-ı Kehf, namaz kılan Ermeni gibi detaylarıyla dikkat çekicidir.

Çeviri Notları

Yer, kişi ve kültürel ögeleri koyu yazdım. (Yay ayraç) içindeki ifadeler orijinal metinde de vardı. Kısa açıklamalarım için [köşeli ayraç], uzun açıklamalarım için de dipnot kullandım. Okumayı ve takibi rahatlatmak için eğik yazılan başlıkları ben ilave ettim.


Bu bölümden itibaren çeviri metin başlamaktadır. Keyifli okumalar dilerim.


Elbistan Gezimiz

Maraş misyon hastanemizden Hekim Müllerley ve Hemşire Ina Maynke, geçen sonbaharda Maraş’ta özellikle Elbistan bölgesine uzun bir yolculuğa çıktılar. Hemşire Ina bu gezideki izlenimlerini aşağıdaki raporla bize ulaştırdı.


Geçen yıl Elbistanlılara kendilerini ziyaret edeceğimiz sözünü vermiştik. Aynı yıl haziran ayında buna niyetlendik ama aramızdan birilerinin sürekli katliam1 bölgesine gitme mecburiyetinden dolayı bu sözümüzü tutamamıştık.

Geçtiğimiz eylül ayında Dr. Müllerley2, Dr. Kalusd (yerli bir hekim) ve ben yılın bu zamanı şartlar çok uygun olmasa da yola koyulduk. Birçok insan bu zamanlarda hala şehir dışında bağlarındaydılar. Elbistan’a katır sırtında üç günde ulaştık.

Harika manzaralar sunan dağlar arasındaki yol genellikle yabani ve romantik olsa da bazı bölümleri çok tehlikeliydi. Bu bölümlerde katırlarımız güvenle ilerleseler de hayvanlardan inip yürümeyi tercih ettik. Daha güvenli bir yol vardı ama bize fazladan bir güne mal olacağı için tercih etmemiştik. Yürümemizi imkansız hale getiren yağmur Rabbimizin merhametiyle yolun en kötü bölümüne ulaştığımızda durmuştu. Üçüncü gün öğle vakti sağlam ama yorgun bir şekilde Elbistan’a ulaştık.

Alman Hekimlerin Maraş-Elbistan Yolculuğu

Elbistan

Bahçe anlamına gelen Albostan‘ın [Elbistan] verimli arazilerinde muhteşem buğday ve kaliteli sebzeler yetişiyor. Özellikle bir başı 12 Pfund [5,6 kg] gelen beyaz lahanaları meşhur. Sırtını bir dağ sırasına [Şar Dağı] yaslayan şehrin önünde geniş bir düzlük uzanıyor. Şehre bir saat uzaklıktaki sayısız kaynaktan doğup, şehrin tam içinden akan Ceyhan ile Elbistan’ın bazı caddeleri Venedik’i andırıyor.

Elbistan’da sabahtan akşama kadar aralıksız poliklinik hizmeti verdik. Arada küçük operasyonlarla da uğraştık. Varlıklı Türklerin evlerine muayeneye çağrıldığımız da oldu. (Elbistan hatırı sayılır zengin Türk nüfusuyla bilinir.)

Ne yazık ki orada geçirdiğimiz birkaç gün, insanlarla yakınlaşmamıza yetmedi. Onlarla çok az da olsa konuşacak fırsat bulamadık. Oysa bu yörenin insanlarını yakından tanımak istiyorduk. Hastanemize yıllardır gelen Elbistanlıların Tanrı’nın sözlerine çok açık olduklarını görüyordum. Herkes bizi baharda Elbistan’a davet ediyor ve orada iki ay geçirmemiz gerektiğini söylüyordu.

Şimdi ise yardım kuruluşumuzun Elbistan’a küçük bir hastane açmasını öneriyorlar. Hastane için arsa ile kurulum masraflarında kullanılmak üzere 1000 lira (1 lira = 18 mark) bağışlamaya razılar. Her şeyin ucuz olduğu bu bölgede 500 lira inşaata kalan 500 lira ise malzemelere yetecektir. Burası hastane yapımı için çok uygun ayrıca. Maraş dışında etrafındaki bütün önemli merkezlere doğrudan ulaşan yollar var. Muhammedilerin [Müslümanların] arasında aşkla ve ilgiyle çalışacak Alman bir doktor ve hemşire bulmak işin en zor kısmı olacak.

Pazar sabahı Dr. Kalusd Protestan Kilisesi’nde bir konuşma yaptı, ben de öğleden sonra kadınlara hitap ettim. Genç vaizleri Adana’daki son katliamda1 öldürülmüş ve yerine birisi bulunamamış. Şimdi genç bir öğretmen onlara tanrının sözlerini okuyor. Maalesef yaşamaları gereken hayat bu değil. Evanjelizm için ne büyük bir meydan.

Elbistan’da İftar Sofrası

Bir öğle vakti Kadı‘nın şehre bir saat mesafedeki bağına hasta bakmaya gittik. Bizi kendi hayvanlarıyla aldırdı. Çok zengin olan Kadı’nın içinde en az 12 çadırı olan muhteşem bir bağı vardı. Gelini hasta imiş. Böyle bir vizite için çok sabırlı olmak ve bol vakit ayırmak gerekir. Bağa vardığımızda önce biraz sohbet etmemiz icap etti. Elbette sadece beylerle… Sonrasında alışılageldik hoş geldin kahvesi ikram edildi. Kısa bir süre oturduktan sonra hasta kadını çadırında görmemize izin verildi. Halsizliği dolayısıyla ara sıra dinlenmesi gerektiğinden muayene oldukça uzun sürdü. Bundan sonra, her zamanki gibi, Kadı’nın bazı akrabaları ve hizmetçileri de muayeneye geldi.

Ramazan ayındaydık ve alacakaranlık çökünce akşam yemeği için yemek çadırına geçtik. Çok geçmeden yemek başlangıcını işaret eden bir gümbürtü [iftar topu] duyuldu. Çadırda alçak bir taban üzerinde büyük, yuvarlak bir sini3 vardı. Altı erkek ve ben (normalde kadınlar ayrı yerler) Türk usulü sininin etrafına dizildik. Kadı’nın evli iki erkek çocuğu da çadırın dışında oturdular. Ben ise ara ara bana en iyi lokmaları sunan (kelimenin tam anlamıyla) Kadı’nın yanına oturdum. Bıçak ve tabak yoktu. Açık ekmek, çatal ve kaşıklarımızla bekliyorduk.

İlk önce ortaya lezzetli bir erişte çorbası kondu. Herkes iştahla kaşıkladı. Et yemekleri, sebze yemekleri, tatlılar ve böreklerden oluşan en az 12 çeşit yemek birbiri ardına geldi. Bunu İstanbul’dan zaten biliyordum, bu yüzden iştahımı her seferinde yemekten hoşlandıklarım için sakladım. Her gelen yemek olabildiğince hızlı tüketiliyor ve yemekler arasında iştahı açık tutmak için ağza birkaç tane üzüm atılıyordu. Son yemek olarak normal pilav geldiğinde rahat bir nefes almıştık. Ellerimizi yıkayıp, kısa bir sohbet eşliğinde koyu kahvelerimizi yudumladıktan sonra dönüş yoluna koyulduk.

Bitişikteki bağın sahibi ihtiyar muhterem Müftü, kapıya kadar gelerek bizi selamladı ve içeri buyur etti ancak vakit çok geç olmuştu. Aslında yeterince çadır bulunan bu bağlarda kalabilirdik ama kendi dairemize dönmeyi tercih ettik. İnsan bu tür ziyaretlerin yüküne seve seve katlanıyor ama keşke Rabbimizin yolu için de bir şeyler çıksaydı.

Türklere herhangi bir şey anlatmak çok zor. Bunu ancak birebir kendileriyle yaşayanlar bilebilir. Herkes onların efendilerinin sesini duyma arzusunu, ruhlarının kurtuluşuna dair endişeyi ve inançlarındaki tatminsizliği kalplerinde hissetmeleri ve bize gelip sormaları için dua ediyordu.

Yarpuz

Birkaç günün ardından Elbistan’dan ayrılarak harika bir otomobil yolunu kullanarak 4 saatte Yarpuz’a [Afşin] ulaştık. Burada tamamen farklı türden insanlarla karşılaştık. Hem Ermeniler hem de Türkler yarı yabani gibiler. Yalan söylemenin bir günah olduğu kabul edilmiyor. Pazar günü Tanrının Sözleri’ni dinleme imkanı bulan protestanlarda (bunların da vaizleri yok) ne ilgi ne de ciddiyet vardı. Vaazlar esnasında çocuklar rahatça yaramazlık yapabiliyorlardı. Bu durum bir keresinde dayanılmaz bir noktaya geldi ve oğlan çocuklarından birini dışarı attım. Vaazın ardından daha büyükçe olan çocuklara da nasihat verince aileler bana teşekkür etti ve “İşte görüyorsunuz. Bizi dinlemeyen çocuklarımızı eğitmeniz için bize bir öğretmen göndermelisiniz!” dediler. Her yerde durum böyle. Kim bir tavuğun civcivlerini etrafına topladığı gibi bu çocukları etrafına toplayıp kalplerini İsa’nın sevgisiyle doldurarak onlara Tanrı’nın Sözleri’ni öğretmek istemez ki?

Rabbim “Bak, hepsi fos kabuklar değil, içi tam dolu mahsuller de var!” dercesine bana huzuru gösterdi. Çalışkanlığı ve taze doğası ile gözüme çarpan, süt tedariğimizi de yapan genç bir kadın kendisini ziyarete gelmem için beni sık sık davet etti. Güzel bir akşam yolculuğunda Doktorla birlikte kendisini ziyaret ettik. Evin reisi çalışkan bir demirci. Yaşlı annesi geç saatlere kadar bağ ve bahçe işlerine koşturmasına rağmen eve canlı ve neşeli şekilde geliyor. Evin küçük hanımı ise tüm ev ve çiftlik işlerini özenle yerine getiriyor. Tam bir Hristiyan yaşantının sembolü gibiydi bu ev. Bir süre bu aileyle oturmuştuk ki komşular çıkageldi. Adam bana bir İncil verdi ve “Tanrı’nın Sözleri’ni duymak için en doğru zaman bu olsa gerek” dedi. Rabbime kalpten şükranlarımı sundum. Onlarla, sadık kalmak istedikleri müddetçe kendilerini bir arada tutacak şekilde Rabbin İslam’ın da temel direklerinden biri olarak belirlediği Mezmur 75’i özellikle 4. ayeti konuştuk.

Yarpuz’da antik sütunların bulunduğu Türk mezarlığı

Sonrasında da hep beraber yürüyüşe çıktığımız bahçede büyük eski bir vazo [bir pithos olmalı] gördüm. İnsanlar burada topraktan kazarak çıkardıkları eski eşyaları kullanmaya devam ediyorlardı. Genellikle içlerinde buğday veya para olan birçok çömlek ve kavanoz çıktığını söylediler. Yarpuz, Bizans döneminde Arabissos olarak bilinen önemli bir askeri istasyondu. Doğu Toros geçitleri korumakla görevli Klerisourak’ın4 da ikametgahıydı. Arabissos çok zengin ve güzel bir şehirmiş. Günümüze ulaşan çok sayıda mermer sütun kalıntısı buna tanıklık ediyor. Türklerin evlerini süslemek için genellikle duvarlarda ve çoğu zaman ters çevrilmiş şekilde kullandıkları çok güzel antik sütun başlıkları gördük. Sütun kaideleri de Yarpuz evlerinde sık sık karşımıza çıktı. Yakın zamanda da iç tarafı beyaz dış tarafı siyah ya da tam tersi şeklinde olan karo taşlarıyla döşeli bir zemin bulunmuş. Şimdilerde Ağa’nın biri bu taşlarla kendi mutfak zeminini kaplamak istiyormuş. Haç motifli ve Grekçe yazılı pek çok mezar taşı da var. Haç motifli taşlar Ermeni mezarlıklarında tekrar kullanılıyor. Geri kalanları, özellikle de sütunlar, bir keresinde bizim de uğradığımız Türk mezarlığında, rengarenk bir kargaşa halinde (fotoğrafa bakınız) gözleri kamaştırmaya devam ediyordu.

Efsus

Yolda özellikle çok sayıda eski tuğla ve mozaik taşının ortaya çıkarıldığı bir yere de rastladık. Başka bir köyde bir Yunan kadın figürü barındıran heykel kalıntısını duvara gömülü halde gördük. Bir süre önce, orada iyi korunmuş bir çocuk heykeli de bulunmuş ancak insanlar onu hemen paramparça etmişler! Gezimizin hedefi olan eski portal uzaktan görülebiliyor. Diyokletiyanus döneminden kalma olduğu söyleniyor ve panellerden birindeki mimarının figürüne bakılırsa bu oldukça olası görünüyor. Daha sonra Türkler, merkeze ve arkasındaki bitişik bazilikaya Arapça yazıtlar eklemişler. Oradan çeşitli mahzenlere ve nihayetinde Türklerin Yedi Uyurları‘nın 309 yıl uyuduğu söylenen mağarasına ulaşılabilir. Uyandıklarında içlerinden birini yiyecek getirmesi için şehre göndermişler. Şaşkın kalabalıkla geri döndüğünde, altı kişi ortadan kaybolmuştu. O da köşedeki dar bir açıklıktan sıyrılıp doğruca cennete gitmiş.

Orada bekçi ve bahşiş alıcısı olarak çalışan müslüman vaiz, “İsa yeryüzüne döndüğünde, yedi kişi de onunla birlikte dönecek!” dedi. Mağarada günahkarların geçemeyeceği söylenen alçak ve dar bir delik var. Müslümanlar ne zaman sonunda göğüslerini dövüp, “Tanrım, bana, bir günahkâra merhamet et” diye iç geçirecekler de, “İsa çarmıhta benim için de dedi ki, her şey tamamlandı!” diye sevinçle haykıracaklar? Yukarıda, hem Türklerin hem de Ermenilerin kurban kestikleri ve ziyaret yeri olarak kullandıkları bir han (konaklama yeri) var. Ayrıca geniş bir alanda ziyaretçilerin çaput parçaları bağladıkları çalılıklar gördük. Bu, orada yaşayan azizlere kendi arzularını ve onunla iç içe geçmiş olanı unutmamaları için bir hatırlatma olmalı! “Yükseklerde kurban sunan” zavallı insanlar, İsa’nın kendi kurbanıyla günahı ortadan kaldırmak için ebedi bir kurtuluş olarak ortaya çıktığını ve göründüğünü bilmiyorlar (İbranilere Mektup 9).

Yarpuz’da eki bir kilise portalı

Belediye Başkanı

Yarpuz’da belediye başkanını da ziyaret ettik. Keşke hayatın her kesiminden memnuniyetsiz vatandaşlarımızı rahat evlerinden alıp bu yere taşıyabilseydik. Böylesine mütevazı bir belediye başkanına kesinlikle hayran kalırlardı. Küçük, kirli bir avludan geçtik. Muhtemelen kendi yaptıkları tavuk tüneğini andıran bir merdivene tırmanıp ( “merdiven” kelimesi bunun için fazla gösterişli) oturma odasına girdik. Sadece birkaç sedir vardı. Bunlardan birinde, farklı renkte kumaşlarla yamanmış, yırtık pırtık bir takım elbiseyle oturuyordu. Aynı takım elbiseyle bizi ziyaret etti, yani kesinlikle başka bir takım elbisesi yoktu. Odadaki tek pencere camsızdı. Hava soğuyunca insanlar pencereleri dışarıdan çıtalarla çiviliyorlardı. Kışın fazla ışık veya havalandırmadan hoşlanmıyorlardı. Arap olan belediye başkanı hükümete karşı öfkeyle, “Bizim için işler ne zaman değişecek!” diye soruyordu. Çok saygın görünümlü ve eğitimli bir Türk olan okul müdürü de aynı şeyi söylüyordu. Bu ikisi o zamanlar Yarpuz’daki katliamı önlemiş ve silahlı Türklerle korkusuzca yüzleşerek hayatı birkaç günde normale döndermişler.

Göksun’a Doğru

Buradan Göksun dokuz saat sürmesine rağmen yol oldukça iyi. Uzaktan bakıldığında Göksun hoş ve dost canlısı bir izlenim bırakıyor, ancak aslında sefil küçük bir köy. Müdür yönetiyor burayı. Ermeni cemaati sadece birkaç yıl para kazanmak için burada kalan ve sonra başka yere göçen tüccarlardan oluşuyor. Topluluk oldukça küçük. Son zamanlarda oraya gelen vaiz, gerçekten canlı bir iç yaşama sahip bir adam. Rabbim ona orada bereket versin. Türklerin kadınlara verdiği değere dair başka bir örnek daha paylaşmak istiyorum. Doktor, büyük bir tümörü olan bir kadının ameliyatı için 3 lira (yaklaşık 54 mark) istediğinde, adam soğuk bir şekilde, “2,5 liraya kendime kolayca başka bir kız alabilirim” diye cevap verdi. Ama karısı içeri girdiğinde, “Elbette ameliyat ettireceğim ve ne kadar tutarsa ​​tutsun ödeyeceğim. Nakit param yoksa, sana bir inek getireceğim!” dedi. Muhtemelen getirmeyecek! O geceyi Göksun’da geçirdik.

Şiddetli Bir Deprem

İnsanların bağırışları ve koşuşturmalarıyla uyandım. Depremi hiç hissetmemiştim. Ertesi gün eve doğru yola çıktık. Muhteşem bir yolculuktu. Dağlar mazı ağaçlarıyla kaplıydı. Geçtiğimiz ormanlar sürekli değişen bir manzara sunuyordu gözlerimize. Etrafımız mazı ağaçları dışında gri-yeşil, kısa-bodur, açık-yeşil, kısa çamlar; dar, derin loblu yaprakları olan sağlam meşe ağaçları ile ara sıra uzanan, mavimsi parıldayan dallarıyla kasvetli sedirlerle sarılıydı. Pınarlar ve dereler boyunca, yine taze yeşil çınar ağaçları ve gri söğütlerle karşılaştık. Bazen yöre sakinlerinin geyik avladığı engebeli, görünüşte erişilemez, çorak kayalıklar serildi ufukta önümüze. Bir keresinde jandarmamız bize birkaç ay önce yolcuları sürekli soyan bazı soyguncuları yakaladığı yeri gösterdi. Kötü şöhretli bölgelerden geçsek de Tanrı’nın koruyucu gözünün üzerimizde olduğunu bilerek ilerliyorduk.

Akşamüstü oldukça temiz bir izlenim bırakan hana vardık. Ne yazık ki, hancı orada değildi. Olsaydı onunla her zaman olduğu gibi balık tutmaya giderdik. Balıkları feneriyle cezbedip hançeriyle avlardı. O gece dışarıda damda yattık. Ay o kadar parlaktı ki, uyumak istiyorsanız battaniyeyi Türkler gibi başınızın üzerine çekmeniz gerekiyordu. “Geceleri ayın ışığı seni yakmasın.” Gece saat 2 civarında ilk kervan yola çıktı. Güzel çanları olan birçok hayvan, sessiz gecede çok uyumlu bir melodi üretiyordu. Beyaz ay ışığında karanlık silüetler görünüyordu. Tabii ki uykuya dalmak imkansızdı. Bu sayede sıradışı bir gösteri izledim. Katır sürücülerimizden birisi olan Zeytunlu bir Ermeni, kalkmış ve güneşin doğduğu yöne doğru yarım saatten fazla bir süre Müslümanlar gibi namazını kılıyordu. Bunu daha önce sık sık duymuştum, ama hiç görmemiştim (Hezekiel 8:16). Buna Tanrı’ya ibadet etmek diyorlar. Oysa bu adam, neredeyse hiç kimsenin yapmadığı kadar içki içip kavga ediyor. Onunla konuştuğumda, verdiği tek cevap “Evet, ben büyük bir günahkarım” oluyordu. Ama daha fazlasını söylemek istemiyordu.

Saat 5 civarında biz de önümüzde uzun yola revan olduk. Yine çam ormanlarının içinden geçen çok güzel bir yoldu (İnsanın buradan geçerken akciğer hastaları için bir sanatoryum kurmak geçiyor içinden). Çoğunlukla muhteşem bir bitki örtüsünün bulunduğu nehir kıyısı boyunca ilerledik. Gümüş rengi parlak gövdeleriyle çınar ağaçları, kısmen kırmızı ve sarı renge bürünmüş yabani asmalar her yerdeydi. Zarif ılgın ağaçları; kırmızı, beyaz ve kara çalılar… Akşam son dinlenme noktamıza vardığımızda çok mutluyduk. Ertesi sabah erkenden yola çıktık ve birkaç saat sonra sağ salim Maraş’a vardık. Bizi her yerde sadakatle yönlendiren ve koruyan Rabbe, bu ülkeyi ve insanlarını daha yakından tanıma fırsatı verdiğin için içtenlikle şükrediyoruz. Ancak insanları tanıdıkça, dua etmeye daha çok yöneliyoruz. Bu yüzden, benim bu anlatımım da dostlarımızı daha fazla teşvik etsin ki, bu zavallı ülke için şimdiye kadar olduğundan daha gayretle dua etsinler, Rab burada da “Işık olsun” desin!

Hemşire Ina Meincke.


Dipnotlar

1. 1909 Adana olayları kastediliyor.

2. Maraş Alman Hastanesi Başhekimi. Genel Cerrah olan Müllerley Maraş’ta görev yaptığı dönemde kadın hastalıkları, göz hastalıkları ve bu hastalıkların ameliyatlarında da kendini geliştirmişti.

3. Büyük yuvarlak bir tabak olarak tabir ediliyor orjinal metinde.

4. Bizans’da Kleisoura olarak bilinen imparatorluk sınırlarını korumak için oluşturulan askeri merkezlerin yöneticisi.

Tıkla. Paylaş. Destek Ol.

Yusuf Köleli

Şeyma'nın eşi, Bilal ve Barış'ın babasıyım. Endüstri Mühendisiyim. Küçük şehirleri severim. Tarih ve arkeolojiye meraklıyım. Maraş'ı yürüyerek, bisiklet üstünde, yamaç paraşütüyle ve yüzerek keşfetmeye çalışıyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir