Earl Percy’nin Seyahatnamesi’nde 1899 Yılı’nın Göksun ve Maraş ve Zeytun’u

Earl Percy
Earl Percy – Lord Warkworth

Tam ismi Henry Algernon George Percy’dir. Kitaplarını 1899 yılına kadar Lord Warkworth, daha sonraki yıllarda ise Earl Percy ismiyle yayınlamıştır.

1871 yılında doğan Earl Percy, Northumberland Dükü’nün büyük oğludur. 1895 – 1909 tarihleri arasında Güney Kensington bölgesini temsilen İngiltere Parlamento üyeliği yapmıştır. 1909 yılında Paris’te vefat etmiştir.

1897 – 1899 yılları arasında Türkiye’ye üç ayrı ziyarette bulunmuştur. 1899 yazında İstanbul’dan yola çıkıp Hakkari’ye kadar devam eden yolculuğunda Maraş’tan da geçmiştir. Bu seyahatine ilişkin notları, Asya Türkiye’sinin Yaylaları (Highlands of Asiatic Turkey) ismiyle 1901 yılında yayınlamıştır.

Ziyaretlerini herhangi bir resmi görevle yapmadığı anlaşılan Earl Percy kitabına “Türk arkadaşlarıma ve Türkiye’nin dostlarına” ithafıyla başlamaktadır.

Bugüne kadar Türkçe’ye hiç çevrilmemiş kitabın telif hakkı ortadan kalkmış orijinal İngilizce baskısı üzerinden Türkçe’ye çevirdiğim Maraş bölümleri sizlerle.

Bize Destek Olun

Maraş hakkında bilgi çoğalsın için uzun uğraşlar sonucunda hiçbir beklenti içinde olmadan bu eserleri sizlere sunuyoruz. Beğendiğiniz yazıları paylaşarak, tanıdıklarınıza önererek ve Maraş Avucumda’yı sosyal medyada takip ederek bize destek olabilirsiniz. Konu hakkında bildiklerinizi, varsa içerikteki eksik ve kusurlarımızı yazının altına yorum olarak belirtmeniz de çok faydalı olacaktır.

Yazımızın giriş kısmı ya da kısa özeti alınıp, tamamı için bu sayfaya bağlantı verilerek kullanılabilir. Yazının tamamının referans verilse dahi başka sitelerde kullanılması hem bizim yeni eserler ortaya koyma şevkimizi kıracak hem de fikri haklarımızı ihlal edecektir.

Her zaman olduğu gibi seyyahların yazdıklarını savunmak ya da eleştirmek için yapmıyorum çevirileri. Maraş’ın doğal ve kültürel hazinelerine ilişkin detaylı tasvirler içeren bu kitaplardaki bilgileri kitaba erişemeyen, yabancı dilde okuyamayan meraklılara ve araştırmacılara sunmak öncelikli amacım. Bir diğer amacım da haklarında çok az bilgi bulunan  birkaç yüzyıl önce bilinmeyen sebeplerle ortadan kaybolan bazı tarihi eserlerin akibetlerine ilişkin ipuçları bulmak.

Her zaman olduğu gibi kendi görüşlerimi dipnotlarda ya da parantez içerisinde eğik harflerle belirttim. Elimden geldiğince anlamda kaymaya sebep olmadan düz bir çeviri yapmaya çalıştım. Daha geniş konu başlıklarıyla yazılan eserin, kolay okunması için başlık sayısını artırdım. Earl Percy’nin yukarıdaki fotoğrafı dışında tüm fotoğraflar  kendisi tarafından çekilen ve kitaptan yer alan fotoğraflardır.


Asya Türkiyesi’nde Yaylalar
Antitoroslar

Sarız’ın sol sahilinde 5800 fit ( 1770 m) yüksekliğindeki sırttan güneye doğru ilerledik. İnip çıkan platoda yolumuz Yalak’tan ve Avşarlar’ın ikamet ettiği diğer köylerden geçti. Haklarında çok az şeyin bilindiği Avşarlar, Azerbaycan’ın Fars illerinden buralara gelmişler. Çerkez göçü sırasında ise daha önce yerleştikleri Sivas’ın güneyindeki platolardan bu tepelere taşınmak zorunda kalmışlar. Dinleri, Şia, Hristiyanlık ve Paganizm karışımı bir inanca sahip olan Kızılbaşlarınkine çok benziyor. Türkler bu durumu hiç kabul etmedikleri gibi kendilerini bu konuda en küçük bir tartışma içine de çekemedim. Sorgulanmaktan alınmıyorlar ancak bu konular kendilerini çok ilgilendirmiyordu. Görünüşe göre çok azı sünniliğin dogmalarını  kabul ve kendi kesin inançlarını muhafaza etmeden komşularının batıl inançlarını benimsemişti. Göçebe hayatı terk etmeleri şüphesiz özgün yönlerinde büyük değişikliklere sebep olmuştu. İçerideki diğer topluluklarla kız alıp verdiklerini iddia edemesem de Kürtlerle görünüşte hiçbir farkları yoktu.

Keklikoluk

Yakınlarda birçok Kürt köyü vardı. Bunlardan biri olan Keklik Oğlu’nda (Keklikoluk) konakladık. Buradaki Kürtler doğal bir hayatı benimsemişler. Kışları Antitorosların bu bölgesinde çok sert geçiyor olsa da burada Kürtler, Diyarbakır ve Dersim’dekiler gibi yaylak ve kışlak arasında çadırlarını taşımıyorlar artık. Yakışıklı ve yapılı adamlar. Saçları ve gözleri kömür karası, tenleri alışılmadık biçimde koyu zeytin renginde. Doğudaki sakalsız bakımlı bıyıklara sahip Kürtlerin aksine, buradakilerin dağınık uzun sakalları var. Eşlerinin dışarıda görünmesi konusunda da çok daha az kıskançlar. Konakladığımız evin sahibi, yemek hazırlarken eşinin bize yardımcı olmasına müsaade etti hatta. Uyuduğumuz daha doğrusu uyumaya çalıştığımız odanın kötü hali ve hayvanların varlığı çaresiz bir şekilde atlarımızı eyerletti. Gün doğmadan Göksun yoluna düşmüştük.

Antitoroslarda bir Kürt
Göksun

Aynı isimli nehirden yukarıda, büyükçe bir höyük üzerine kurulu birkaç bakımlı ev vardı burada. Bir zamanlar Maraş’ta meşhur bir hırsız olan bir Kürt’ün davetini kabul ettik. Bir seyyahın burada durmasını gerektiren herhangi bir sebep yoktu ancak şehrin temizliği dikkatimi çekmişti. Genellikle gübre yığınları üzerine inşa edilen Türkiye’deki birçok kasabanın aksine burada temizliğe kafa yorulduğu belliydi. Drenaj kanalları açılarak atıklar aynı zamanda içme suyunun temin edildiği (!) yakındaki dereye boşaltılıyordu.

Ziyaretimiz sırasında bir okul müfettişi bizi ziyaret etti. Okullarda Fransızca’nın zorunlu ders olduğunu anlattı.  İngiltere’yi de dost olarak gördüklerini ancak İngiltere’nin kendilerine o gözle bakmadığını belirtip, İngiltere’nin iyi niyetini kazanmak için ne yapmaları gerektiğini sordu. Evimizde göremeye alışık olmadığımız olaylardan dolayı hislerimizin biraz etkilendiğini, meselenin müessif bir kişilik ve mülkiyet takdiri talebi olarak görüldüğünü izah etmeye çalıştım. “Evet çok üzücü olaylar yaşandı ama Ermenilerin ne kadar asi olduğunu ve misyonerlerin okullarda verdikleri eğitimlerle Ermenilerin itibarını nasıl yerle bir ettiklerini bilemezsin. Rusların Kafkasya’da yaptığı gibi onlarla mücadele etseydik bizim için ne kadar kolay olurdu. Fakat biliyorduk ki Rusya’yı örnek alıp tüm okulları kapatsaydık, Avrupa işimize karışacaktı.” diye belirtti.

Bir mil (1600 m) güneyde, 6300 fit (1920 m) yüksekliğinde Ayer Bel bulunuyordu. Kuzey yamaçlardaki tepeler neredeyse çıplaktı ama buradan Maraş istikametine doğru yukarıdan bakınca Trabzon yakınlarındaki Zigana ile neredeyse aynı manzarayı gördüm. Birbiri ardına sıralanan yoğun ağaçlarla kaplı tepeler, gün ışığının altında mavinin her tonuyla parlıyordu uzaktan. Tüm gün boyunca beyaz gövdeli çınarların, Avusturya çamı, ardıç, üvez ağacı, meşe, söğüt ve köknarların altında atlarımızı sürdük. Yerlilerin tespih ağacı dedikleri, meyveleri kayısı tadında olan, koyu kahverengi çekirdekleri ile kolye ve boncuk yaptıkları bir ağaç türü de burada sıklıkla karşımıza çıktı.

Eyer Bel
Tekir ve Fırnız

Arazinin bu bölümünde hiç insan yerleşimi yok gibi görünüyordu. Bir zamanlar Ermeni köyü olan Tekir Yazı’nda şimdilerde fareler cirit atıyordu. İnsan yaşamına dair yegane işaretler birkaç Kürt kulübesi ve üstü kapalı çingene arabalarıydı (at arabası).  Yol yaklaşık 900 metre alçalarak bir akarsu kenarına ulaştı. Suyun kıyısını yaklaşık 10 mil (16 km) kadar takip ettikten sonra Ermeni mezrası olan Furnus’da(Fırnız) Kürtlere ait bağ ve bahçelere ulaştık.  Burada yaklaşık üç yüz hane var. Bir tanesinde yaşlı bir Ermeni rahip yaşıyordu. Dalgalanan kar beyazı sakalı ile çınar ağacının dallarının altındaki verandada oturan bu muhterem ihtiyar papaz, bir elinde uzun asasını tutuyor diğer eliyle de yanındaki döşeğin üstünde uzanan Adana’dan getirdiği dik kulaklı spanyeli (bir köpek ırkı) okşuyordu. Türkler kendisine “Çılgın Piskopos” diyormuş. Hükümete karşı birkaç yerel ayaklanmaya öncülük etmiş, bu nedenle bir keresinde İstanbul’a sürgüne gönderilmiş.

Bu bölgedeki Ermeniler, kendilerini Eçmiadzin (Ermenistan’da bir şehir) Kilisesine denk gören ama gücü Van’da bulunan Akdamar Katolik Kilisesi gibi gittikçe azalan Sis (Kozan) Katolik Kilisesine bağlılar. İnsanlar burada, Kürdistan bölgesindeki (Doğu Anadolu’daki) dindaşlarına göre karakter olarak daha bağımsızlar. Muhtemelen Ani’nin Bizanslılar tarafından ele geçirilip sonraki süreçte de Selçuklular egemenliğine girdiği dönemde batıda varlığını iki yüzyıl sürdüren bağımsız krallık (Kilikya) nedeniyle milli ruh da daha kuvvetli buralarda.

Fırnız’dan sonra büyük kayaların her yere dağıldığı kumlu yol, doğu ufkunda ormanları ve altımızda yer alan vadinin kıvrımlarından fırlayan kaleleri andıran büyük kaya parçalarını izleme imkanı veriyordu. Kocaman bukalemunlar ve kertenkeleler kayaların üstünde güneşin tadını çıkarıyor, kurumuş yapraklar ve kenger otları esen hafif rüzgarla geçidin içinde oradan oraya savrulup hışırdıyorlardı. Fırnız’ı bahçe yapmak için çam ağaçlarının yakıldığı bir kıyısından geçer geçmez iki yüz yıl önce Murat Paşa’nın yaptırdığı elmas şeklinde taşlarla kaplı tarihi bir yola ulaştık. Dik bir bayırın tepesinde altımızda uzanan Ceyhan’ın ıssız vadisini gördük. Geniş yatağında akan nehir yine Murat Paşa himayelerinde inşa edilen üç kemerli muhteşem bir köprü (Muhtemelen Ali Kayası yakınlarında bugün baraj altında kaldığını duyduğum köprü. Bu tarife uygun üç kemerli eski bir köprüyü bilenler yorum olarak belirtirse çok faydalı olacaktır.) ile geçiliyordu. Köprünün diğer tarafında yolcuların kahve içebileceği üstü çınar ve frenkinciri dalları ile kapatılmış bir çardağın da yer aldığı bekçi kulübesi vardı.

Heybetli Maraş

Maraş’a ulaşmak için birkaç mil daha taşlı ve rüzgarlı yolları arşınlamamız gerekiyordu. Maraş, tepelerinden biri eski bir kalenin kalıntıları ile taçlanmış dağ sırtlarında düzensiz şekilde kurulmuş kati şekilde heybetli görünen bir şehir. Tütün tekeline ait bir evde makul şekilde konaklama imkanı bulunabilir. Şehirde genellikle zengin tabakaya mensup Ermenilere ait olan iyi evler, komşu kasaba Zeytin’de meydana gelen isyanlar döneminde tarumar edilmiş. Bu olaylar Ermenilerin kararlı bir direnç gösterip neticesinde Türklerle anlaşmaya vardıkları tek örnek. Zeytun sakinleri kavgacı ve dikkafalı olmaları ile bilinirler. Hiçbir seyyah ve karavan Zeytun’un yağmacı çetelerinin bulunduğu yerde kendilerini güvende hissedemez. Bir keresinde batıdaki bir yönetici kendisinin bizzat bölgedeki Ermeni çeteleri tarafından yağmalandığını anlatmıştı. Defalarca bölgeye gönderilen küçük müfreze ve birlikler hiçbir netice vermemiş, isyanları durdurup Sultan’ın bölgedeki otoritesini yeniden tesis etmeye yetmemiş.

1896 yılında vuku bulan muhtemelen yanlış anlaşılmalardan kaynaklanan isyandan önceki on yıl boyunca bölgede herhangi bir açık kırılma yaşanmamış. O dönem, 300 kadar Zeytunlu katliam yapıldığını duyduklarını söyleyerek ya da öyleymiş gibi davranarak, tepelerden hızlı bir şekilde saldırarak Maraş’tan gönderilen askeri birliğe saldırırlar. Bu ani baskından beklemedikleri bir başarı ile çıkan Ermeniler Zeytun’a tekrar dönerek, şehre yaklaşık bir mil uzaklıktaki kaleye 1878’de inşa edilen askeri karargaha saldırırlar. Kuşatma altındaki askerler, ellerinde bulan ağır toplara, yeterli sayıda tüfek ve mühimmata rağmen kısa süreli bir direncin ardından kalabalık gruba teslim olurlar. Zeytunlu Ermeniler askerleri esir olarak Zeytun’a götürürler. İsyancılar güneyden gelen ilave Türk birliklerine karşı kaleyi savunmak için hazırlığa başlarlar. Ağır kış şartları nedeniyle zora ilerleyen 30.000 kişilik ordu Maraş’tan çoktan yola çıkmıştı.  Antitorosların güneydoğu geçitlerinden Fırnız ve önlerine gelen Ermeni yerleşimlerini süpürerek ilerleyen ilave birlikler Zeytun’a yönelmişti.


Şimdilik bu kadar. En kısa sürede seyahatnamenin devamını çevirip bu yazıyı güncelleyeceğim. Meraklı okurlar bağlantıyı sık kullanılanlara ekleyebilir.

Facebook Yorumları

Yusuf

Şeyma’nın eşi, Bilal’in babasıyım. Endüstri Mühendisiyim. Küçük şehirleri severim. Tarih ve arkeolojiye meraklıyım. Bisiklete binerim. Dağda ovada suda gezerim. Uçmak istiyorum ama tereddütlerim var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir