Antakya Patriği Macarius’un Seyahatnamesinde 1658’in Elbistan, Zeytun ve Maraş’ı

Macarius bin Zaim, (III. Macarius) aslen Halepli olan Arap ortdodoks bir din adamıdır. 1647-1672 yılları arasında Antakya Patriği olduktan sonra, ekonomik anlamda zor durumda bulunan patrikhaneyi tekrar güçlendirmek için yardım toplamak üzere o dönemler ortodoksların doğal koruyucusu olan Rusya’ya iki kere seyahate çıkar. Aynı zamanda oğlu olan Halep Başdiyakozu Paul’un kendisine eşlik ettiği seyahatlerinde Balkanlar, Kafkasya ve Anadolu’nun birçok şehrinden geçer. Paul 1652-1659 yılları arasında yapılan ilk seyahate ilişkin tuttuğu notlarla, dönüşünde Seferat (Seyahatler) isimli kapsamlı bir eser kaleme almıştır. 1666-1669 yılları arasındaki ikinci seyahatin dönüşünde Paul Gürcistan’da vefat eder.

Arapça olarak kaleme alınan notlar, dönemin siyasi, coğrafi ve kültürel dokusuna ilişkin önemli gözlemler içerir. Evliya Çelebi‘nin çağdaşı, Osmanlı vatandaşı, Arap-Ortodoks bir seyyahın notları malesef bugüne kadar Türkçe’ye çevrilmemiş. 18. yy’dan itibaren Rusça, Romence, Fransızca gibi birçok dile çevirileri yapılan bu eserin Maraş ve Elbistan bölümlerini, İngiltere Doğu Eserleri Çeviri Komitesinden F. C. Belfour’un 1836 tarihinde yaptığı İngilizce çevirisi üzerinden Türkçe’ye aktardım.

Yazar seyahati boyunca tarihleri ay ve gün olarak belirtmiş. Sadece seyahatinin yılbaşına denk gelen bölümlerinde  yılları belirtmiş. Belirli bir bölümde ay ve gün olarak belirtilen tarihin hangi yıla ait olduğunu anlamak için bütün metne hakim olmak gerekiyordu. Bu nedenle sadece Elbistan ve Maraş bölümünü okumakla yetinmedim. Kitabın diğer bölümlerini de hızlı bir şekilde tarayarak Elbistan ve Maraş seyahatinin hangi yıla denk geldiğini buldum. Kitapta o dönem Ortodoks kiliselerinin ve Rusya’nın kullandığı Doğu Roma Takvimi(Dünyanın Yaratılışı Takvimi) kullanılmıştı. Bu takvime göre 7160’lı  yıllarda seyahat ediliyordu. İngilizce çeviride bu tarihlere dokunulmamıştı. Dahası bazı bölümlerde (Elbistan ve Maraş’ın anlatıldığı bölümelerde olduğu gibi) takvimden ziyade dini günler (Büyük perhizin ikinci günü, Kutsal haftanın salısı vb) belirtiliyordu. Ben tarihleri okuyucunun daha iyi anlaması açısından miladi takvime çevirip parantez içerisinde belirttim. Kendi notlarımı dipnot olarak en aşağıya ekledim.¹

Eserin 2. cildinin Karadeniz ve Anadolu başlıklı 17. bölümünün sonunda Elbistan ve Zeytun’a, hemen devamında Suriye başlıklı 18. bölümün girişinde ise Maraş’a yer verilmiştir. İngilizce’den tam olarak çevirmeye çalıştığım ilgili bölümleri istifadenize sunuyorum.

Kadim Şehir Elbistan

Kutsal haftanın(Paskalyadan önceki hafta) pazartesi sabahı(25 Mart 1658) bu kasabadan(Darende) ayrılıp, bütün ekili arazileri sulanabilen uçsuz bucaksız bir ovadan geçtik. Akşam uyumak üzere Eli Bostan’ın(Elbistan) bir köyünde mola verdik. Etrafı dağlarla çevrili, suyu bol, küçük köy evleriyle kaplı bu engin ovanın durumu çok iyi görünüyordu.

Kutsal haftanın salı günü nehri geçerek Elbistan’a ulaştık. Küçük bir yer olsa da tarihte Elbestin olarak bilinen ünlü bir şehirmiş burası. Nehrinin adı Elezrek, ya da Mavi Nehir. Bölgede bulunan bir Ermeni köyünün yakınından doğan bu nehir Chhan(Cahan) ya da Jihan(Cihan) olarak da bilinir.

Türk Devleti’nde Tel/İplik İncileri درة الاسلاك في دولة الاتراك)²) isimli tarih kayıtlarında belirtildiği üzere bu şehrin eskiden surları varmış. Bu kayıtlarda şöyle yazar:

Hicri 754 yılında(1353-1354), Sultan Muhammed’in oğlu Sultan Kalavun’un oğlu Sultan Salih, Halep’teki takviye güçlerle birlikte Emir Seyfeddin Argun’u, Türkmenlerin lideri Dulkadiroğlu Emir Karaca’nın gücünü kırmak, kökünü ve dallarını ayırmak, ukdesinde bulunanlara el koymak için Elbistan’a göndermişti. Baskına gelenler şehre girdiklerinde yaklaştıklarını daha önceden haber alan Emir Karaca’nın şehri boşalttığını gördüler. İstilacılar sarayları yağmaladılar, surları yıktılar, şehirdeki bütün binaları dümdüz ettiler. O gece kabusu yaşayan Elbistan sokakları, ertesi gün tamamen yağmalanmış bir kervana benziyordu.” 

Şehrin kadim binalarının izleri hala mevcut. Kilise ve manastırlarının yerleri taş yığınlarından anlaşılıyor.

Ceyhan Nehrindeki Tehlikeli Geçit

Burada iki gün konakladık. Kutsal haftanın perşembe sabahı(28 Mart 1658) yola koyulduk. Üç saat yol aldıktan sonra eriyen kar suları nedeniyle hayli yükselmiş olan Ceyhan’ın kıyısına vardık. Karşıya geçmek için uygun sığlıkları sadece bölge halkı biliyordu. Bu şekilde geçmemiz mümkün olmadığından hayvanların yükleri çözüldü. Hepsi Türkmen olan bölgedeki köylüler soyunarak hafif yükleri başlarının üstünde karşıya geçirdiler. Ağır yükleri ise birbirine bağladıkları kalaslarla yaptıkları basit bir sal üzerinde mandalar yardımıyla teker teker karşıya taşıdılar. Eşyaları taşımak akşama kadar sürdü.

Ben, Patrik Efendi ve Metropolit Gerasimus kalmıştık sadece. Kalasları bizim için son defa çektiler kıyıya. Kalasların üzerine son kalan eşyalarla birlikte bindik. Mandalar bizi nehrin derinliklerine çektiği esnada kalaslar bir sağa bir sola yatmaya başladı. Hepimiz kemerimize kadar suya batmıştık. Herşeye kadir olan Tanrı’nın yardımı ve suya atlayan birkaç Ermeni olmasaydı hepimiz boğulmuş olacaktık. Kuvvetli ve hızlı akan nehirde yardımımıza koşanlar Azizlerin şefaati sayesinde bizi kıyıya çekebildiler. Kıyıya vardığımızda ölü gibiydik. Bütün kıyafetlerimiz çıkarıp sadece cübbelerimizle kaldık. Yedek kıyafetlerimiz de ıslanmıştı. Yakacak odun da bulamamıştık. O gece çok zorlu geçti.

Kutsal Cuma günü(İsa’nın çarmıha gerildiği gün, Paskalya yortusundan önceki Cuma günü) erkenden kervan yola devam etti. Biz yükleri suya düşen diğer yolcularla birlikte geride kaldık. Etraftaki köylülerin yardımıyla eşyalarını sudan çıkarmaya uğraşırlarken bizim de ıslanan eşyalarımız güneşte kurumuş oldu. Sudan çıkarılanlar atlara tekrar yüklendikten sonra daha da zorlanacağımızı düşündüğümüz önümüzdeki yola koyulduk.

Elbistan’dan Maraş’a meşhur Ermeni kasabası Zeytun üzerinden giden bu yol tepelerde esen kuvvetli rüzgarları, çağlayarak akan nehirlerin bulunduğu derin vadileri, eriyen karsularının oluşturduğu geçit vermez dereleri, gah oradan gah buradan doğarak hemen nehre dönüşen kaynak sularıyla kötü bir üne sahip. Dahası yol o kadar dar ki; atlarımızla tek sıra halinde ilerlemek zorundaydık. Hayvanlar, en küçük bir sendelemede yükleriyle birlikte vadiden aşağıya nehre yuvarlanabilirlerdi. Böyle bir durumda ne yükleri ne de hayvanları kurtaramayacağımızı biliyorduk.

Bu derin vadi göz alabildiğine devam ediyordu. En küçük bir düzlük önümüzde görünmüyordu. İstasyona (mola yeri) ancak gece çökünce ulaşabilmiştik. Şüphesiz bu zorlu yolda bize melekler yardım etmişti. Gündüz dahi ilerlemesi mümkün olmayan bu yolda gece kesinlikle ilerlenmemeliydi. Yol fazla kilolu Partik Efendiyi ziyadesiyle rahatsız etmişti. Tehlikeli uçurumların olduğu çoğu yerde mecburen atlardan inip yürümek zorunda kalmıştık. Karsularının tepelerden akarak oluşturduğu derelerde ise tekrar atlara binip yol almıştık. Böyle devam ederek iki dağ arasında bulunan değirmendeki istasyona ulaştık. Vardığımızda atlar ve bizler yorgunluktan ölmek üzereydik. Yol boyunca önümüzden gidenler yaklaştığımızı görünce fener ve meşalelerle bizleri karşıladılar. Bu iki gece evden uzakta olduğumuz altı yıl boyunca yaşadığımız zorluklara bedeldi. Her halükarda zoru başarmıştık. Haticeye değil neticeye bakılırdı (actions are judged of by their ends).

Surp Garabet Hac Yeri ve Zeytun

Cumartesi sabahı(30 Mart 1658) erkenden kalkıp, kalın kar tabakasıyla kaplı dağ koyuklarındaki yolumuza koyulduk. Yolun güneş gören yerlerindeki çamur da kar kadar derindi. Öğleye kadar takip ettiğimiz yolun sonunda üzüm bağlarının sardığı Zeytun Vadisi’ne eriştik. Halepli Ermenilerin Hac için ziyaret ettiği Aziz John adına kurulan Sob Kerabid(Surp Garabet) Manastırının önünden geçtik. Bize eşlik eden Ermenilerden bazılarının banyo yapmaya gittiği sıcak kaynak sularının ortasında bulunan antik bir kubbe burası. Bu sular tüm kronik hastalıklara iyi gelirmiş. Öğleden sonra Zeytun’un karşı yamaçlarına erişmiştik. Tuğladan yapılan evleriyle Zeytun dik bir yamaçta kurulmuştu. Kasabada sadece şarap bulabilmiştik. Yanımıza almak için yumurta, peynir ve et aradık ama bulamadık. Hasan Paşa’nın adamları yakın zamanda el koymuş tüm mahsulata. Bu kasabanın adı bizi ziyadesiyle şaşırtmıştı. İlk başta etrafta bir sürü zeytin ağacı bulacağımızı sanıyorduk. Gerçekse tam tersiydi. Birçok çeşit ağacın bulunduğu Zeytun’da tek bir zeytin ağacı dahi yoktu.

Maraş

Kutsal pazar (Hamursuz Bayramı, İsrailoğullarının Mısırlıların elinden kurtuluşlarını kutladıkları bahar bayramı, 31 Mart 1658) sabahında tekrar yola koyulduk. Kahvaltımız, Eflak’tan beri yanımızda taşıdığımız bir kalıp peynir ve Sivas’ta verilen pastırmadan ibaretti. Bugünkü yolumuz yine zorluydu. Kesilip Halep’e gönderildiği söylenen ağaçların bulunduğu, duvar gibi yükselen dağların arasında ilerliyorduk. Ceyhan’ın kıyısı boyunca takip ettiğimiz dar yol, taşkınlar nedeniyle genellikle su altındaydı. Birçok kez hayvanlar sırtlarındaki yükleriyle birlikte akıntıya kapıldılar. Çok azını büyük uğraşlar sonucu kurtarabildik.

Öğleden sonra Maraş yakınlarında Ceyhan’ın üstünde bir köprüye ulaştık. Bu noktadan sonra Halep’in kırmızı toprağını, meşe, badem, zeytin ve nar ağaçlarını görmeye başladık. Adeta Halep’in havasını kokluyorduk. Maraş bol su kaynakları ve bir tepenin üzerindeki gösterişli kalesi ile büyük bir şehirdi. Burada salata, yeşillik ve keme (mantar) yedik. Salı sabahı şehirden ayrıldık. Taşkınlar nedeniyle korktuğumuz için Aksu’nun sığ yerlerinden geçemedik. Köprüyü kullandıktan sonra sular altındaki pirinç tarlaları boyunca bata çıka yürüdük. Öğleden sonra eski bir taş minareye vardık. Söylentilere göre burada eskiden Osmancık ya da Osman Dede isimli büyük bir yerleşim varmış. Sütünların yanında ise eski bir han.

Çarşamba(3 Nisan 1658) sabahı büyük zorluklarla yolumuza tekrar devam ettik. Yüklü hayvanlar pirinç tarlalarından geçerken çok zorlanıyorlardı. Çoğu zaman boyunlarına kadar çamura batıyorlar, yüklerini düşürüyorlardı. Bu halde devam eden yolun sonunda iki dağın arasında Durenda isimli dar bir geçide ulaştık. Geçidi takip ederek vardığımız tepede biri Antep’e diğeri Kilis’e giden yol ayrımı bulunuyordu. Kervan da burada ikiye ayrıldı. Bir grup Antep yoluna düştü. Biz Kilis’e gidenlerle birlikte yolumuza devam ettik.


Dipnotlar

¹Yazımızın giriş bölümü ya da özeti alınıp, tamamı için bu sayfaya bağlantı verilerek başka sitelerde kullanılabilir. Atıfta bulunmadan kullanmak,  atıfta bulunulsa dahi bütün yazıyı aynen alıp başka sitelerde, görsel ve yazılı medyada kullanmak Elbistan ve Maraş için yaptığım araştırma şevkini kıracaktır.

Maraş Avucumda’yı sosyal medyada takip ederek, beğendiğiniz yazıları değişik mecralarda paylaşarak, tanıdıklarınıza önererek  bize destek olabilirsiniz.

²Çevirmen burda belirtilen Arapça metni zorlama bir şekilde çevirdiğinin farkında olsa gerek. Arapça ifadeyi parantez içinde bırakarak okuyuculara göstermek istemiş. Çevirmenin iplik/tel incileri(pearls of threads) diye çevirdiği hiçbir anlam ifade etmeyen (Mısırlı birkaç arkadaşıma sordum. Onlar da tel incileri şeklinde anlamsız bir ifade dışında manası bulunmadığını belirttiler) Arapça tamlama (درة الاسلاك) konuyu bilenlerin izahatına muhtaç.

Facebook Yorumları

Yusuf

Şeyma’nın eşi, Bilal’in babasıyım. Endüstri Mühendisiyim. Küçük şehirleri severim. Tarih ve arkeolojiye meraklıyım. Bisiklete binerim. Dağda ovada suda gezerim. Uçmak istiyorum ama tereddütlerim var.

Antakya Patriği Macarius’un Seyahatnamesinde 1658’in Elbistan, Zeytun ve Maraş’ı” için 2 yorum

  • 4 Haziran 2017 tarihinde, saat 03:30
    Permalink

    Sanırım birkaç yerde 1658 olması gereken tarih yanlışlıkla 1958 olarak belirtilmiş.

    Yanıtla
    • 4 Haziran 2017 tarihinde, saat 12:40
      Permalink

      Sami Bey, dikkatiniz için teşekkür ederim. Gerekli düzeltmeler yapılmıştır.

      Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir