Anadolu’yu Yayan Gezen İngiliz Ajanı W. J. Childs’in Maraş Notları

Büyük ilgi gören Maraş’tan geçen oryantalist seyyahların notlarını Türkçe’ye çevirip yayınlamaya devam ediyorum. Bu kez sıra 1917 yılında yaklaşık altı aylık süre zarfında Samsun- Halep hattında 2000 km boyunca yürüyerek Anadolu’yu gezen bir İngiliz seyyahta.

Mechul Seyyah: W. J. Childs

Seyahatinin hemen ardından “Küçük Asya’da Yayan” ismiyle kitaplaştırdığı gezi notlarında W. J. Childs kendisinden hiç bahsetmemiş. Bugüne kadar Türkçe’ye çevrilmemiş kitabında ismini dahi açık şekilde yazmamış. Kendisi hakkında bir dönem İngiltere Deniz Kuvvetlerinde istihbarat biriminde çalıştığı dışında hiçbir bilgiye ulaşamadım. Bu kitabı dışında bir çalışması da yok. Müstear isim kullanan bir İngiliz ajanı olması ihtimalini kuvvetlendiriyor bu durum. Anlayacağınız eski bir James Bond’la karşı karşıyayız.

Her zaman olduğu gibi seyyahların yazdıklarını savunmak ya da eleştirmek için yapmıyorum çevirileri. Maraş’ın doğal ve kültürel hazinelerine ilişkin detaylı tasvirler içeren bu kitaplardaki bilgileri kitaba erişemeyen, yabancı dilde okuyamayan meraklılara ve araştırmacılara sunmak öncelikli amacım. Bir diğer amacım da haklarında çok az bilgi bulunan  birkaç yüzyıl önce bilinmeyen sebeplerle ortadan kaybolan bazı tarihi eserlerin akibetlerine ilişkin ipuçları bulmak.

Osmanlı’nın son dönemlerinde çoğu zaman ferman ve izinlerle ellerini kollarını sallayarak gezen seyyahların hakkımızda o dönemler iyi yada kötü ne yazdıklarının bilinmesi de faydalı olacaktır. Unutmayalım ki biz bu kitapları okumasak bile Dünya’nın birçok kütüphanesinde bu kitaplar okunuyor.

Her zaman olduğu gibi kendi görüşlerimi dipnotlarda ya da parantez içerisinde eğik harflerle belirttim. Elimden geldiğince anlamda kaymaya sebep olmadan düz bir çeviri yapmaya çalıştım. Daha geniş konu başlıklarıyla yazılan eserin, kolay okunması için başlık sayısını artırdım. Fotoğrafların tamamı da kitaptan alınmadır.

Daha önceki çevirilerimi bazı internet sitelerinin noktasına virgülüne dokunmadan, Maraş Avucumda blog sayfasına bağlantı vermeden, bütün halinde kendi sitelerinde yayınladıklarını gördüm. Bu nedenle Maraş hakkında çok uzun anlatımlar bulunan W. J. Childs’in notlarını çevirinin tamamının bitmesini beklemeden kısım kısım yayınlamaya karar verdim. Yazıyı birkaç gün arayla güncelleyerek yeni bölümleri ekleyeceğim. Beğendiyseniz eğer takipte kalın. Metinde geçen yer ve olaylarla ilgili malumatı olanların yazının altına yorum yazmaları içeriği daha da zenginleştirecektir.

İçindekiler
Gavur Dağı Geçidi
Eloğlu'nda Bir Han
Mavi Gölgeli Dağlar
Yaşanılası Şehir: Maraş
Gavur Dağı Geçidi

Bahçe’den sonraki durağımız, zorlu Gavur Dağı’nı aşarak ulaşacağımız Maraş’a yirmi mil (otuz iki kilometre) uzaklıktaki küçük bir köy olan Eloğlu (Türkoğlu) idi. Gün doğmadan önce vadi bulutlarla kaplıyken yola koyulduk. Bir at izinden daha belirgin olmayan yol, tepedeki geçide kadar derin ve dar vadinin üstünde asılı yokuşlarda devam ediyordu. Arkamızda bıraktığımız karşı sırtlar tımandıkça daha da yükseleceğe benziyordu. Vadinin iki yakası ağaçlıydı. Etrafta küçük ekili tarlalar ve yeşilin her tonuna sahip çayırlar vardı. Vadinin tabanında dikkate değer büyüklükte bir nehir birbiri ardına küçük çağlayanlardan düşerek hızla akıyordu.

W.J. Childs’in Güzergahı

Bahçe ile Maraş arasındaki en kestirme yol olan bu patika yayalar tarafından sıklıkla kullanılırmış. Geçitin zirvesinde yoldan biraz uzakta eşkıyalara karşı zaptiyelerin(polis) nöbet tuttuğu beyaz bir bekçi kulubesi bulunuyor. Çam ağaçlarıyla kaplı dağlara bir deniz feneri yalnızlığıyla bakıyor. Tam oradan geçerken  sırtında asılı tüfeği ile beyaz atının üstünde bir zaptiye yola inerek yanımıza geldi. Eloğlu’na devriyeye gittiğini akşam tekrar kulubüye döneceğini söyledi. Sonradan zaptiyenin kendini göstermek için yanımıza geldiğini düşünmeye başladım. İki saat boyunca bizden pek uzaklaşmadı. Atını yukarı yamaçlara sürüp ovayı gözledi. Bir süre ardımızda kaldı. Herhalde gitti derken birdenbire ağaçsız alanda atını eşkin sürerken tekrar karşımıza çıktı. Uzun bir süre kaybolduktan sonra üzengiler üstünde ayağa kalkmış halde atını dötnala sürerken yakınımızdan geçti. Asılı tüfeği kayışından kopacakmış gibi sallanıyordu. Binicilik yeteneğini bize sergileme amacı yoksa eğer ne yapmaya çalıştığına anlam verememiştim.

Bekçi kulubesinden sonra yol birkaç yüz metre alçalarak bir vadiye iniyordu. Vadiden birkaç km sonra yol, yosun tutmuş bodur meşe ağaçlarıyla kaplı dik bir sırta tırmanıyordu. Meşe ağaçları, yoğun sisin arasında terkedilmiş hayaletlere benziyorlardı. Dağın yamacında bu iç karartıcı ağaçların arasında bir adam yeni yapılmış mezarı düzenliyordu. Defnettiği cenazenin üzerine toprak atıyor, mezarın etrafını taşlarla çeviriyor ve toprağın üzerine de vahşi hayvanları uzak tutsun diye ağaç dalları seriyordu. Cenaze yolda ölü olarak bulunmuş. Yol kenarına defnedilmesi bana çok ilginç gelmişti. İngiliz sezgisi ve adli tıpçı kuşkusuyla daha fazlasını merak etmiştim. Zaptiyelerin haberi var mı? Evet. Merhum Müslüman mıydı? Evet. O halde neden buraya defnettiniz? Bu gereksiz sorgulamam yanıt veremediğim bir soruyla cevaplanmıştı. Nereye defnedelim?

İkinci sırtın zirvesine yaklaşırken kuzeyi Maraş dağlarına güneyi Antakya’ya kadar uzanan ovayı görmeye başlamıştık. Ova yemyeşil meralar gibiydi, akan dereleri parlıyordu. Tüm ovaya yayılmış bataklık göl biraz sonra üstünden geçeceğimiz çamurlu yolların habercisiydi. Dolambaçlı dar bir yoldan ancak akşama doğru arazi seviyesine inebildik. Gözalabildiğine yabani çiçeklerle kaplıydı burası. Gülhatmi, anemon, devedikeni kadar büyük şakayıklar, buğday tarlaları gibi yayılmış çirişotları… Yüz metre içerisinde İngiliz bahçelerinde bilinen çiçeklerden bir demet topladım.

Eloğlu’nda Bir Han

Alacakaranlıkta ovaya ulaştık ancak Eloğlu’na hala epeyce yolumuz vardı. Gece bizi yine yolda yakaladı. Karanlıkta yol almaktan sürekli imtina etsem de şimdiye kadar çok az yolu günışığında bitirebildik. İhsan karanlığa kalmış olmaktan nefret ederdi. Mustafa ise yola sabah geç çıktığımız için çoktan hiddetlenmiş, suratını asmıştı. Küçük Asya’da (Anadolu) gece yolda olan birisi fener taşımıyorsa eğer postu kolaylıkla deldirebilir. Mustafa gece yolculuğunda hiçbir zaman anlayamadığım bunun çok ötesinde bir endişeye sahipti. Belki de doğaüstü olayların başına geleceğinden korkuyordu.¹

En sonunda belli belirsiz kulübe öbekleriye Eloğlu ufukta görünmüştü. Başıboş köpeklerin havlaması gelişimizi haber veriyordu. Ekselansları² burada daha önce iki çerkez kavasıyla birikte çok az bir paraya konakladığı sadece bir tane özel yatağı olan han bulunduğundan bahsetmiş, bana da hancıyla aynı rakam üzerinden anlaşabileceğimi söylemişti. Hana vardığımızda hepside fakire benzeyen yirmi tane yolcu vardı. Üçü atçılıklarıyla meşhur olmarına rağmen yaya olarak yollarına devam eden çerkezlerdi. Ne kadar ödersem ödeyim bu ortamda odayı özel kullanımım için tutmak mümkün görünmüyordu. Yine de yarım krona (O dönemler 5 şiline tekabül eden İngiltere para birimi) denk gelen yol arkadaşlarımı da şaşırtan bir teklifte bulundum. Beklemiyordum ama hancı teklifimi  kabul etti.

Diğer misafirlerde öyle bir belirti yoktu ama benim uykum gelmişti. Kiraladığımız özel bölüme geçip yatağa girdim. Hancı da durumu anladığı için herkesin uyuması gerektiğine dair birşeyler söyledi. İki oğluyla birlikte merdiven getirip diğer misafirlerin bir bölümünü yatağımın üstündeki tavan arasına yerleştirdi. Sonra sürekli inip çıkarak beni rahatsız etmesinler diye merdiveni oradan indirip yatağımın önüne benim kontolüme bıraktı. Odadan ayrılırken güldüğü için acımasız bir şekilde çocuklardan birinin kulağını çekiyordu.

Daha önce gülerken hiç görmediğim Mustafa, hancının oğlu gibi gülmeye başlamıştı. Bana mı, hancıya mı yoksa diğer yolculara mı anlayamamıştım. Aralıklarla gülüyordu. Her ara verdiğinde güldüğü şeyin daha da farkına varmış gibi daha güçlü kahkahalarla tekrar gülmeye başlıyordu. Gece yarısına doğru patronuna güldüğünü anlamıştım. Yukarıdaki yolcular sürekli aşağıya inmek istiyorlar, her defasında onlar için merdiveni kaldırıyordum. En sonunda merdiveni yukarı bölüme dayalı şekilde bıraktım. İsteyen insin isteyen çıksın. Mustafa yolculuğun sonuna doğru bana bu hikayeyi anlatıp durdu. Sürekli anlattığı diğer hikaye ise iki gün boyunca kendisi at sırtında ilerlerken İngiliz Konsolos’un² çamurlarda yürümesiydi. İlk hikaye Mustafa’ya göre komik ikincisi ise inanılmazdı.

Mavi Gölgeli Ahır Dağı

Ertesi sabah Eloğlu Maraş arasında hava rüzgarsız ve sıcaktı. Kuzeydeki dağlar dışında hiçbir yerde tek bir bulut yoktu. Bu karlı teperlerin üzerindeki inci gibi parlayan kendileri de yüce dağları andıran devasa kümülüs bulutları, belirgin hatları ve kurşun mavisi gölgeleriyle manzaraya farklılık katıyordu. Dikkatli bakmayanlar bunların bulut olduklarını anlamayabilir, göğe doğru yükselen Himalayalar kadar yüce dağların karlı zirveleri sanabilirdi.

Bu masalsı dağların mavi eteklerinden bir tanesinde Maraş şehri, bayırlara serpilmiş bahçe ve bostanları, yoğun güneş ışığında parlayan beyaz yapıları ve minareleriyle yükseliyordu. Tam dört saattir bu manzaraya karşı yürüyorduk. Yaklaştıkça dağların manzarası gözümde daha da büyüyordu. Şehrin arkasında maviye ve yeşile çalan bayırlar yükseliyordu. Sonrasında sel yarıklarını dolduran çizgi şeklinde kar yığınları ve ardından bulutlara kadar yükselen aralıksız karla kaplı tepeler. Dağların üstünde yükselen dağlar gizliydi bu bulutlarda sanki. İçinde Alp’leri gizleyecek kadar derin vadiler olmalıydı oralarda. Birisi bana daha önce böyle harikulade bir dağ manzarası gördüğünü söylese muhtelemen inanmazdım. Maraş’a girerken gördüğümü sandığım bu manzara, şehirden ayrılırken gerçek manasını bulacaktı. Buluttan eser olmayan bir günün sabahında Maraş’tan ayrılırken gördüğümüz yaklaşık 8000 feet (2440 m) yüksekliğindeki Ahır Dağı çok ehemmiyetsiz görünmüştü.

Maraş’a girerken önce pirinç tarlaları ardından bahçeler ve son olarak sıcaktan kavrulan dar sokaklardan geçtik. Şehirde temiz, badanalı taş bir han bulduk. Avlusu kervan ve yolcuların deve, at ve eşekleriyle doluydu. Saat tam üçtü ve güneş öyle şiddetliydi ki geçen yıl tüm yaz boyunca böyle bir sıcaklık hissettiğimi hatırlamıyordum. Odabaşı elinde bir bağ eski zindanlarınkine benzeyen anahtarla geldi. Taş zeminli bir oda gösterdi ve yaklaşık iki pound (900 gram) ağırlığındaki anahtarını bana teslim etti. Yaklaşırken gördüğüm dağlar, renkli ve kokulu dar sokaklar, çanlar ve bu hoş han sayesinde Maraş’ın sonsuza kadar sürece cazibesine kapılmıştım.

Az Bilinen Güzel Şehir: Maraş

Maraş Osmanlı’nın ana yollar üzerinde bulunmayan diğer şehirleri gibi… Buraya başka yere giderken yolunuz düşmez. Maraş’ı görmek istiyorsanız Maraş’ gelmekten başka çareniz yok. Dahası şu ana kadar uygun yollar yapılamadığı için Maraş’a araçla ulaşmak da mümkün değil. Nadiren şehir içinde kullanılan araçlar olduğunu duydum. Genellikle hayvan sırtında ya da yaya ulaşılabiliyor Maraş’a. Bu sınırlı ulaşım imkanları dolayısıyla Maraş, Anadolu’nun diğer yerlerinde ve dış dünyada pek bilinmez.

Durum böyleyken Maraş, yolu kendine düşenleri genişliği, temiz sokakları ile fazlasıyla şaşırtır. Adı Anadolu’da daha fazla bilinen şehirlere göre çok daha yaşanabilir bir yerdir burası. Küçük Asya’nın güney dağlarının Suriye ve Mezopotamya ovalarıyla buluştuğu Ahır Dağı’nın eğimli güney eteklerinde kurulmuştur. Şehrin en yüksek noktası ovadan yaklaşık iki yüz metre yüksektedir. En alçak noktası ise yaklaşık yüz metre… Bütün pirinç yetiştirilen bölgelerde olduğu gibi Maraş’ta da sıtma tehlikesi nedeniyle sakinlerin çoğu belirli bir rakımdan yüksekte yaşamayı tercih ediyorlar. Belirli rakım arasında uzanan şehir karlı Ahır Dağı’nın beline dolanmış bir kuşak gibi adeta.

Maraş’tan güneye doğru bakıldığında, sol tarafında ağaçlı tepeler sağ tarafında ise koyu çam ormanlarıyla kaplı Amanoslar’ın – bir diğer adıyla Gavur Dağlarının –  bulunduğu Antakya’ya kadar uzanan ova görülür. Şehrin yakınında ova batıya kıvrılır ve bir tarafı Amanoslar’a kadar uzayan yaklaşık 13-16 kilometre genişliğinde engin bir vadiye benzer. Nehirlerin kıvrılarak aktığı ovanın büyük bölümü yeşil pirinç tarlalarıyla kaplı. Yemyeşil ovası ve tepeleri, pırıl pırıl akan nehirleri, etrafını saran mavi dağları, Ahır Dağı’ndan inen dereleri, Suriye çöllerinden gelen iklim ve hava koşullarıyla Maraş Türk şehirleri arasında yaşanabilirlik konusunda müstesna bir yere sahiptir.


Şimdilik bu kadar. Buraya kadar olan bölüm de fotoğraf yoktu. İleriki günlerde yazının altına ekleyeceğim bölümlerde bolca fotoğrafla birlikte bazı konu başlıkları şunlardır. Yazıyı beğendiyseniz eğer bu bağlantıyı birkaç gün sonra tekrar ziyaret ederek yeni bölümleri okuyabilirsiniz.

Hz. Muhammed'in Sakalı Maraş'ta
Alman Misyonu ve Hastanesi
Maraşlı Bizans İmparatoru
Zeytun'da Gizli Silah Üretimi
Pazarcık Yolunda Göçebeler

Dipnotlar

¹ W. J. Childs kendisine rehberlik edip yardımcı olması için yerel insanlarla anlaşarak yoluna devam etmektedir. İhsan seyyahın Adana’da kendinden ayrılan kavasıdır(yardımcısı). Mustafa ise İhsan’ın yerine Adana’da tuttuğu kavas.

² Seyyah Adana’dan Bahçe’ye İngiltere’nin Adana konsolosuyla birlikte gitmişti. Konsolos, o dönemler Almanlar tarafından inşa edilen Bahçe’deki demiryolunu ziyaret ederek sürekli orada bulunan Almanya’nın İstanbul Konsolosluğu’nda görevli temsilci ile tanışmak istiyordu. Bu ziyarette yolun büyük bölümünü yürüyerek geri kalanını ise inşa halindeki demiryolunu kullanarak gerçekleştirmişlerdi. Tanıştıkları Alman görevli kendisine “Ekselansları” diye hitap edilmesini istemişti.

 

Yusuf

Bilal'in babası... Mühendis, Elbistan, Bisiklet, Doğa, Tarih

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir